16. AMR B. ÂS’IN İSLÂM’A GİRİŞ HİKÂYESİ Amr b. Âs (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Hendek Savaşı’ndan döndüğümüz gün, Kureyş’ten görüşümü benimseyen, sözümü dinleyen adamları bir araya getirdim ve onlara: “Vallahi siz de biliyorsunuz, ben, Muhammed’in davasının görülmemiş bir gelişme ile hâkim olduğunu görüyorum. Benim bir düşüncem var, siz ne dersiniz?” diye sordum. “Nedir senin düşüncen?” dediler. “Habeşistan’a gidip Necâşî’ye sığınalım. Onun yanında kalalım. Biz Necâşî’nin himayesinde iken Muhammed kavmimizi yenerse, kralın himayesinde olmamız Muhammed’in emri altına girmemizden daha iyidir. Eğer kavmimiz üstün gelirse bizi tanı92 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 10/749 (30136) Hayatu's-Sahabe 128 yorlar, onlardan bize iyilikten başka bir şey dokunmaz.” dedim. “Hakikaten bu güzel bir fikir!” dediler. “Madem öyle, o hâlde Necâşî’ye takdim etmek için aranızda hediye toplayın.” dedim. Ülkemizden ona götürebileceğimiz en makbul hediye işlenmiş deri idi. Pek çok deriyi toplayıp yola çıktık. Nihayet Necâşî- ’nin huzuruna vardık. Biz onun nezdinde iken Allah Resûlünün, Ebû Ca’fer ve arkadaşlarının durumlarını araştırmak üzere gönderdiği Amr b. Ümeyyetü’d- Damrî çıkageldi. Necâşî’nin yanına girdi, biraz durduktan sonra çıktı. Arkadaşlarıma: “Bu, Amr b. Ümeyye’dir! Necâşî’nin huzuruna çıkınca onu bana teslim etmesini isteyeyim, sonra onu alıp onun boynunu vurayım. Eğer bunu yaparsam, Kureyşliler, Muhammed’in elçisini öldürdüğüm için intikamlarını aldığımı düşünürler.” dedim. Necâşî’nin huzuruna çıktım, her zaman yaptığım gibi kendisine secde ettim. Necâşî: “Merhaba dostum! Ülkenden bana bir hediye getirdin mi?” dedi. “Evet, ey kralım! Sana pek çok deri getirdim.” dedim. Sonra derileri önüne koydum. Hoşuna gitti, memnun kaldı. Ben: “Ey Melik! Huzurundan çıkan bir adam gördüm. O, bizim düşmanımız olan herifin elçisidir. Onu bana ver de geberteyim; çünkü eşraf ve ayanımızdan birçoklarını öldürmüştür.” dedim. Necâşî kızdı. O anda yer yarılsaydı da korkumdan yerin dibine girseydim diye düşündüm. Sonra: “Ey Melik, vallahi bu talebimden hoşlanmayacağını bilseydim onu senden istemezdim!” dedim. Necâşî: “Yani sen, Musa’ya gelen Namûs-u Ekber’in (Cebrail’in) kendisine geldiği bir zâtın elçisini, öldürmek için benden izin istiyorsun, öyle mi?” dedi. “Ey kralım, gerçekten o öyle birisi midir ki?” diye sordum. “Yazık sana, ey Amr! Beni dinle, O’na tâbi ol. Vallahi O, hak üzeredir. Musa b. İmrân, Firavun’a ve ordusuna galip geldiği gibi o da muhaliflerini yenecektir!” dedi. “O’nun hesabına ve namına Allah'a ve Resûlüne Davet 129 sana biat etsem biatımı kabul eder misin?” dedim. “Evet, kabul ederim.” dedi. Elini uzattı, İslâm üzere kendisine biat ettim. Sonra arkadaşlarımın yanına, daha önceki fikrim değişmiş olarak çıktım; ama Müslüman olduğumu arkadaşlarımdan gizli tuttum. Resûlullah’- ın yanına gitmek üzere, Habeşistan’dan ayrıldım. Yolda Hâlid b. Velîd’e rastladım. Mekke’nin fethinden az bir zaman önce idi. Halid Mekke’den geliyordu. Ona: “Ebû Süleyman, nereye gidersin böyle?” dedim. “Vallahi, (Peygamberimizi kastederek) O işini başardı. O adam, gerçekten bir peygamber! Şimdi O’nun yanına gidiyorum. Artık Müslüman olacağım! Bu çekişme, daha ne zamana dek sürecek böyle?” dedi. “Vallahi, benim de başka gayem yok, Müslüman olmak için geldim.” dedim. Medine’ye, Hz. Peygamberin huzuruna vardık. Hâlid b. Velid ileri geçip Müslüman oldu, biatta bulundu. Sonra ben yaklaştım ve: “Yâ Resûlallah, önceki suçlarımdan dolayı beni bağışlaman şartıyla sana biatta bulunuyorum.” dedim. Gelecekteki günahlarımı şimdi zikretmeyeyim. Bu isteğim üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ey Amr, biat et! Çünkü İslâm kendinden önce işlenen suçları siler. Hicret etmek daha önce kötülükleri ortadan kaldırır.” buyurdu. Ben de biat edip geri döndüm.”93 Beyhakî’nin, Vâkıdî tarikiyle gelen rivayetindeki ayrıntılar da ilginçtir: “... (Amr b. Âs der ki:) Sonra yoluma devam ettim. Tâif ile Mekke arasında bulunan Hidde’ye geldiğimde baktım; çok değil benden biraz önce, iki adam gelmiş, çadırdan içeri girmek üzere idiler. Biri çadırın içinde duruyor, öteki de dışında iki bineği tutuyordu. Baktım: Hâlid b. Velid. “Nereye?” dedim. Hâlid: “Muhammed’e 93 Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/198 (17812) Hayatu's-Sahabe 130 gidiyorum. Aklı başında kimse kalmadı, hepsi İslâm’a girdi. Vallahi, az daha geç davransam, sırtlanların boynundan yakalanıp ininden çıkarıldığı gibi, biz de boynumuzdan tutup yakalanacağız!” dedi. “Vallahi ben de Muhammed’e gidiyorum, İslâm’a girmeye karar verdim.” dedim. Baktım, o sırada çadırdan Osman b. Talha çıktı, bana “Hoşgeldin!” dedi. Hep birlikte orada konakladık. Sonra, Medine’ye kadar beraber gitmek üzere sözleştik. Ebû Utbe kuyusuna ulaştığımızda bir adamın, “Ey Rebâh! Ey Rebâh!” diye seslendiğini hiç unutmam. Biz, o adamın “kazanç” anlamına gelen bu sözünü hayra yorup yolumuza devam ettik. Sonra adamın bize bakarak, zannederim Hâlid ile beni kastederek: “Bu ikisi de İslâm’a girdikten sonra, artık Mekke anahtarlarını teslim etti demektir.” diye mırıldandığını işittim. Adam, koşarak mescide doğru gitti. Sanırım, Allah Resûlüne bizim gelişimizi müjde verecekti. Zannettiğim gibi de oldu. Develerimizi Harre’de çöktürüp en iyi elbiselerimizi giydik. Sonra, ikindi ezanı okundu. Yürüyüp Allah Resûlünün karşısına geçtik. Yüzü dolunay gibi parıldıyordu. Müslümanlar da, etrafında halka olmuşlardı. Bizim İslâm’a girişimize hepsi sevinmişlerdi. Hâlid b. Velîd geçip biat etti. Akabinde, Osman b. Talha geçip biatini sundu. Sonra ben geçtim. Vallahi, önünde oturunca utancımdan gözlerimi kaldırıp da ona bakamadım. Geçmiş günahlarımı bağışlaması kaydıyla, kendisine biatta bulundum. Gelecek günahlarımı söylemek hatırıma gelmedi. Bunun üzerine: “İslâm kendinden önceki bütün günahları tertemiz eder, hicret daha önce yapılan günahları siler.” buyurdu. “Allah’a and ederim ki Müslüman olduğumuzdan beri Resûlullah, önemsediği herhangi bir mevzuda hiçbir sahâbîsini bana ve Hâlid’e denk saymamıştır.”94
- Ana Sayfa
- Saîd b. Âmir’in Hz. Ömer’e Nasihati
- Hz. Ömer’in Onlara Cevabı
- Hz. Ebû Ubeyde Ettiği Vasiyet
- Hz. Ebû Bekir’in, Yaşayış Tarzı
- OLUMSUZ CEVAP VERENLER
- İSLÂM’A DAVET EDİLENLER
- İLK MÜSLÜMANLAR
- PEYGAMBER VE ASHABI
- RESULULLAH(SAV)İN YAŞAMI
- RESULULLAH(SAV)İN AHLAKI
- HZ ÖMER(RA)
- HZ EBUBEKİR
- YÖNETİCİ UYUMU
- HZ HASANIN ŞEHİT EDİLMESİ
- HZ. HÜSEYİNİN ŞEHİT EDİLMESİ
- RESULULLAH(SAV)İN SAVAŞLARI
- RESULULLAH(SAV)IN AFFFEDİCİLİĞİ
- RESULULLAH(SAV)IN MERHAMETİ
- PEYGAMBERİMİZİN VEFATI
Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
18 Eylül 2022 Pazar
HÂLİD B. VELÎD’İN İSLÂM’A GİRİŞİ
17. HÂLİD B. VELÎD’İN İSLÂM’A GİRİŞİ Hz. Hâlid (radıyallahu anh) anlatıyor: “Cenâb-ı Allah, hakkımda hayır dileyince gönlüme İslâm’a yönelik bir sevgi kıvılcımı attı, aklımı başıma getirdi. Kendi kendime : “Muhammed’e karşı yapılan savaşların hepsinde bulundum. Savaştan dönüşte faydasız bir iş peşinde olduğumu, Muhammed’in yakında muzaffer olacağını görüyordum.” dedim. Resûlullah, Hudeybiye’ye çıkınca ben de müşriklerden bir atlı kafile içinde yola çıktım. Kendisine sahâbîleriyle birlikte Usfân mevkiinde rastladım. Tam hizasına dikilerek kendisine görünmeye çalıştım. Öne geçti ve ashâbına öğle namazı kıldırdı. Üzerlerine yürümek istediysek de olmadı. Bunda da hayır vardı. O, içimizden geçeni sezmiş olmalıydı ki, ashâbına ikindi namazını salât-ı havf olarak kıldırdı. Bu hâl, beni etkiledi; içimden, “Bu adam gerçekten koruma altında.” dedim. Bizden uzaklaşıp bizim kafilenin yolundan ayrılarak sağ tarafa doğru saptı. Hudeybiye’de Kureyş ile sulh yapıp Kureyş onu geri çevirince içimden, “Peki, geriye ne kaldı? Nereye gideyim? Necâşî’ye mi gitsem? Ama o Muhammed’e iman etti, ashâbı da onun yanında güven içinde. Hirakl’a gidip, dinimi bırakarak Hristiyanlığı veya Yahudiliği mi kabul etsem? Veya İran’da mı kalayım? Yoksa geride kalanlarla birlikte kendi vatanımda mı durayım? İşte zihnim bu düşüncelerle meşgulken, Hz. Peygamber Hudeybiye yılında niyet edip de yapamadığı umresini kaza etmek üzere Mekke’ye girdi. Ben, o sırada kimseye görünmediğim için O’nun gelişine de şahit olamadım. Kardeşim Velîd b. Velîd de Allah Resûlüyle birlikte Umre kazasında Mekke’ye girmiş, beni aramış, bulamayınca da şu mektubu bırakmıştı: “Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla... Bu kadar akıllı olmana rağmen İslâm’dan kaçman kadar şaşırtıcı bir şey görmedim. İslâm gibi bir dine karşı kim cahil kalabilir? Allah Resûlü bana seni sordu, “Hâlid nerede?” dedi. “Allah getirir.” dedim. Bunun Hayatu's-Sahabe 132 üzerine Resûlullah, “Onun gibisinin İslâm’a kayıtsız kalması hayret edilecek bir durum! Cesaret ve ciddiyetiyle Müslümanların safında olsaydı kendisi için daha hayırlı olurdu, onu diğerlerinden aziz tutardık.” buyurdu. O hâlde kardeşim, elinden kaçırdığın pek çok hayırları telâfi etmelisin.” Hâlid b. Velid (radıyallahu anh) der ki: “Kardeşimin mektubu gelince ortaya çıkmak için kendimde bir rahatlama hissettim, İslâm’a karşı sempatim arttı, Resûlullah’ın beni sorması ise beni oldukça sevindirdi. Uykumda, dar ve çorak bir memlekette iken oradan yeşil ve geniş bir ülkeye çıktığımı gördüm ve içimden, “Bu rüya gerçek olacak. Medine’ye gidince rüyamı Ebû Bekir’e anlatacağım.” dedim. Ebû Bekir rüyamı şöyle tâbir etti: “Çıktığın yeşil ve ferahfeza yer, Allah’ın seni İslâm’a hidayet buyurmasına işarettir. Bulunduğun dar mekân ise şirktir. “ “Allah Resûlünün huzuruna çıkmaya karar verdiğimde kiminle gideyim?” dedim. Safvân b. Ümeyye’ye rastladım. Ona: “Ey Ebû Vehb, durumumuzu görmüyor musun, azınlıkta kaldık; Muhammed Arap ve Arap olmayan milletlere galip geldi. Ona gitsek de iman etsek! Muhammed’in şerefi aynı zamanda bizim şerefimizdir!” dedim. Şiddetle kaçındı ve: “Benden başka herkes O’na tâbi olsa yine de ona ittibâ etmem!” dedi. Ayrıldık. Kendi kendime: “Bu, biraderi ve babası Bedir’de katledilen bir adam.” dedim! Ebû Cehil’in oğlu İkrime ile karşılaştım, ona da aynı şeyleri söyledim. O da Safvân gibi karşılık verdi. İkrime’ye; “Sana söylediklerim aramızda kalsın.” dedim. “Olur.” dedi. Evime gittim, bineğimin hazırlanmasını emrettim. Bineğimle çıktım. Osman b. Talha’ya rastladım. Kendi kendime, “Bu, benim dostumdur, içimden geçenleri ona söylesem.” dedim. Sonra akrabalarından katledilenleri hatırlayınca ona da bir şey söylemekten çekindim. Tam yola çıkarken: “Onun akrabalarından bana ne, en iyisi ben de ona bu davanın nereye ulaştığını Allah'a ve Resûlüne Davet 133 söyleyeyim.” dedim. “Biz indeki tilki gibiyiz, bir kova su dökülse hemen fırlayıp çıkıvereceğiz.” dedim. Ona da, iki arkadaşıma söylediklerimi söyledim. O hemen davetimi kabul etti. Kendisine: “Ben bugün yola çıktım, yoluma devam etmek istiyorum, işte bineğim!” dedim. Ye’cüc mevkiinde buluşmak üzere sözleştik. Önce kim varırsa orada bekleyecekti. Seher vakti hareket ettik. Şafak atmadan Ye’- cüc’de buluştuk. Hidde’ye varıncaya dek yolumuza devam ettik. Orada Amr b. Âs ile karşılaştık. Bize “Hoşgeldiniz.” dedi. “Sen de hoşgelmişsin.” diyerek mukabele ettik. Bize “Yolunuz nereye böyle?” diye sordu. Biz de ona: “Seni yolculuğa çıkmaya iten sebep neydi?” dedik. O da, bize aynı soruyu sordu. Biz de: “İslâm’a girmek, Muhammed’e iman etmek için yola çıktık.” dedik. “Beni de yola çıkaran bu düşünceydi.” dedi. Yol arkadaşı olduk, birlikte Medine’ye ulaştık. Harre sırtlarında develerimizi çöktürdük. Geldiğimiz, O’na hemen bildirildi. O da geldiğimize çok sevinmiş. Hemen en iyi elbiselerimi giydim, sonra Resûlullah’a gitmek üzere yürüdüm. Kardeşim Velid Beni karşıladı: “Koş! Allah Resûlü haberini aldı, gelişine çok sevindi, sizi bekliyor!” dedi. Biz de süratlice yürüdük. Yukarıdan yanına doğru indim. Durmadan bana tebessüm buyuruyordu. Karşısında durdum; kendisini, peygamberlerin selâmıyla selâmladım. Gülümseyen yüzüyle selâmıma mukabele buyurdu. Ben: “Şehâdet ediyorum ki, Allah’tan başka ibâdete lâyık ilâh yoktur, sen kesinlikle Allah Resûlüsün.” dedim. Resûlullah, “Gel! Seni hidayete erdiren Allah’a hamd olsun. Seni akıllı bir kimse bilirdim. Hep isterdim ki, bu aklın seni yalnız hayra yönlendirsin!” dedi. “Yâ Resûlallah, sana karşı yapılan o savaşların hepsinde, inatla Hakk’a karşı geldiğimi gördüm. Allah’a dua et de, günahlarımı bağışlasın.” dedim. Resûlullah: Hayatu's-Sahabe 134 “İslâm kendinden önce işlenmiş olan bütün günahları siler.” buyurdu. Buna rağmen siz yine de dua edin!” dedim. Ricamı kırmadı ve: “Allah’ım! Hâlid b. Velid’in kötülüklerini Allah yolundan menetmek için yaptığı bütün hareketlerini affeyle!” diye dua etti…”95
MEKKE’NİN FETHİ
5 18. MEKKE’NİN FETHİ Hz. Abbas’ın Kureyş’i Peygamberimizden Aman Dilemeye Teşvik Etmesi Resûlü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Merrü’z-Zahran’da konaklayınca Abbâs (radıyallahu anh): “Vay, Kureyş’in hâline! Vallahi, eğer Allah Resûlü, Kureyş kendisinden aman dilemeden zorla Mekke’ye girerse, Kureyş’in işi ebediyen bitik demektir!” dedi. Daha sonra şöyle devam etti: “Peygamberimizin beyaz katırına bindim, onun sırtında ordunun içinden çıkarak Erak mevkiine geldim. Belki bir oduncu, çoban yahut iş için çıkan biriyle karşılaşırım da ona söylerim; o gider Mekkelilere Allah Resûlünün yerini haber verir, Mekkeliler Efendimizden emân dilerler; Allah Resûlü de Mekke’ye güç kullanarak girmez.” diye plan yapıyordum. Vallahi; ben katırın sırtında ordudan ayrılış maksadını gerçekleştirmek için dolaşırken Mekke’ye dönmekte olan Ebû Süfyân ile Büdeyl b. Verkâ’nın sözlerini duydum. Ebû Süfyân şöyle diyordu: “Bugünkü gibi katiyen ne ateş, ne de ordu görmüşüm! Büdeyl de: “Vallahi bu Huzâa kabilesinin ateşi! Savaş sebebiyle yakılan bir ateş bu.” diyordu. Ebû Süfyân ise: “Huzâa kabilesinin ateşi ve askerleri bu kadar olamaz, daha azdır.” karşılığını veriyordu. Ebû Süfyân’ı sesinden tanıdım ve: “Ebû Hanzele!” diye ona seslendim. O da benim sesimi tanıdı: “Ebu’l-Fadl, sen misin?” dedi. 95 İbn Kesîr, el-Bidâye 4/238; el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 13/352 (37024) Allah'a ve Resûlüne Davet 135 “Evet, benim.” dedim. “Anam babam sana kurban olsun, burada ne işin var senin?” diye sordu. “Yazık sana Ebû Süfyân! İşte Peygamber ordunun başında! Vallahi Kureyş’in durumu vahim! dedim. Ebû Süfyân: “Peki çözüm nedir?” diye sordu. “Seni ele geçirirse boynunu vuracak. Gel, benimle birlikte şu katıra bin de seni ona götüreyim, senin için emân dileyeyim.” dedim. Ebû Süfyân katırımın terkisine bindi, iki arkadaşı geri dönünce hareket ettik. Müslümanların yaktıkları ateşlerin yanından her geçişimde: “Kim bu?” diye soruyorlardı. Peygamberimizin katırını görünce: “Resûlullah’ın amcası, onun katırına binmiş.” diyorlardı. Ömer b. Hattâb’ın yaktığı ateşin yanına vardığımda Hz. Ömer: “Kim bu?” deyip bana doğru yürüdü. Katırın terkisinde oturan Ebû Süfyân’ı görünce: “Ebû Süfyân! Allah’ın düşmanı! Allah Resûlünün desturu olmadan seni buraya getiren Allah’a hamd olsun!” dedi. Sonra ayrıldı, Allah Resûlünün bulunduğu tarafa doğru hızlıca gitti. Ayaklarımla katırı dürterek bir hayvanın ağır yürüyen bir adamı geçeceği şekilde Ömer’i geride bıraktım, hemen katırdan indim, Resûlullah’ın yanına girdim. O sırada Ömer de girdi: “Yâ Resûlallah! Bu, Ebû Süfyân! Senin iznin olmadan Allah Teâlâ onu senin ayağına kadar getirtti. Bana izin ver de onun boynunu vurayım!” dedi. “Yâ Resûlallah, onu ben himayeme aldım.” dedim. Sonra Peygamberi miz in yanına oturdum ve: “Hayır vallahi, bu gece onun yanında benden başka kimse kalmayacak, o benim çadırımda kalacak!” dedim. Ömer, çok ısrar edince kendisine: “Artık sus Ömer! Vallahi eğer o, senin bağlı olduğun Adiyyoğullarından biri olsaydı böyle demezdin; ama biliyorsun ki o Abdi Menâfoğullarından, onun için böyle söylüyorsun!” dedim. Hz. Ömer: “Sus, ey Abbâs! Sen Müslüman olduğunda duyduğum sevinci, Hayatu's-Sahabe 136 eğer babam Müslüman olsaydı hissetmezdim! Çünkü senin Müslüman olman, Allah Resûlünü, eğer hayatta olsaydı babam Hattâb’ın İslâm’a girmesinden daha çok memnun ederdi! Bunu çok iyi biliyorum.” dedi. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Haydi Abbâs, onu al ve kendi çadırına götür, sabah olunca da yanıma getir.” buyurdu. Ben de Ebû Süfyân’ı kendi çadırıma götürdüm, yanımda geceledi. Sabah olunca alıp Allah Resûlünün huzuruna geldim. Efendimiz onu görünce: “Yazık sana Ebû Süfyân! Artık Allah’- tan başka ibadete lâyık bir ilâh olmadığına şehadet getirme zamanın gelmedi mi?” dedi. Ebû Süfyân: “Anam ve babam sana kurban olsun! Sen, ne kadar âlicenapsın! Ne kadar halim ve selimsin! Akrabalık hukukuna ne kadar da bağlısın! Ben Allah’ın yanında başka ilâhlar da olduğu zaman, onların bana faydaları dokunacağını zannederdim.” dedi. Resûlullah: “Hey gidi Ebû Süfyân! Hâlâ Benim Allah Resûlü olduğumu tasdik etme vaktin gelmedi mi?” buyurdu. Ebû Süfyân: “Sen ne kadar halim ve ne kadar civanmertsin! Ne kadar akraba hukukuna bağlısın! Vallahi şu ana kadar zihnimde bazı soru işaretleri vardı.” Hz. Abbâs (radıyallahu anh) der ki: “Bak Ebû Süfyân! Kendine acıyorsan, boynun vurulmadan önce Müslüman ol. Allah’tan başka ibadete layık ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet ediver.” dedim. Bunun üzerine, Ebû Süfyân gerçekten şehadet getirdi ve Müslüman oldu. Hz. Abbâs (radıyallahu anh) devamla şöyle dedi: “Yâ Resûlallah, Ebû Süfyân fahr ve imtiyazı sever, ona iftihar vesilesi olacak bir ayrıcalık lütfetseniz!” dedim. Resûlullah Efendimiz: “Pekâlâ, her kim Ebû Süfyân’ın evine girerse güvendedir, kim kendi evine girer de kapısını kapatırsa o da emindir. Mescid-i Haram’a iltica eden de emniyettedir.” buyurdu. Allah'a ve Resûlüne Davet 137 Ebû Süfyân geri dönmek için gitmeye yeltenince Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Abbâs! Onu al, askerlerin geçeceği dağ yolunun dar bir yerine götür, oradaki vadide tut, Allah’ın ordusu geçerken seyretsin!” dedi. Birlikte çıktık. Allah Resûlünün bana emrettiği şekilde, Ebû Süfyân’ı vadinin dar bir yerinde beklettim. Kabileler kendi özel sancaklarıyla Ebû Süfyân’ın önünden geçmeye başladılar. Her kabile geçtiğinde Ebû Süfyân: “Abbâs, bunlar kimlerdir?” diye soruyordu. Ben de: “Süleymoğullarıdır.” diyordum. Ebû Süfyân: “Benimle Süleymoğulları arasında ne mesele var ki onlar buraya kadar geliyorlar?” diyordu. Her kabile geçtiğinde Ebû Süfyân aynı soruyu soruyor, ben de, “Filânoğulları” diye cevaplıyordum. O da, “Benimle onlar arasında ne problem var ki buralara kadar geliyorlar?” diyordu. Böylece bütün kabileler geçti. Nihayet demirden zırhlar giyinmiş, gözlerinden başka hiçbir yerleri gözükmeyen Muhâcir ve Ensâr’ın oluşturduğu ve Resûlullah’ın içinde bulunduğu alay, bütün ihtişam ve debdebesiyle geçti. Ebû Süfyân: “Sübhânallah! Abbâs, bunlar da kim böyle?” diye sordu. “Bu gördüklerin, içlerinde Allah Resûlünün bulunduğu Muhâcir ve Ensâr kafilesidir.” dedim. “Ey Ebu’l-Fazl, vallahi bunların önüne kimse geçemez, onlara kimse güç yetiremez. Andolsun ki kardeşin oğlunun devlet ve saltanatı pek ihtişamlı!” dedi Ebû Süfyan. “Hayır, onunki saltanat değil, nübüvvettir.” dedim. “Peki, öyle olsun!” dedi. “Haydi, kavmine git!” dedim. Ayrılıp gitti. Yanlarına varınca Ebû Süfyan olanca sesiyle şöyle bağırdı: “Ey Kureyş! Bu gelen Muhammed’dir! Kendisine karşı gücünüzün yetmediği bir kuvvetle size geldi. Kim Ebû Süfyân’ın evine girerse canı emniyettedir.” Bunun üzerine karısı Hind, kendisine doğru kalktı, bıyıkların- Hayatu's-Sahabe 138 dan tuttu ve: “Bu alçağı gebertin! Kavminin ne kötü koruyucusu!” dedi. Ebû Süfyân: “Sakın ha! Şu kadın sizi aldatmasın. Hakikaten Muhammed, sizin kendisine karşı koyamayacağınız bir güçle geldi. Ebû Süfyân’ın evine giren emniyettedir.” dedi. “Yazık sana! Senin evin hiç bize kâfi gelir mi?” dediler. Bunun üzerine Ebû Süfyân, Allah Resûlünün şu sözlerini naklederek şöyle dedi: “Evine girip kapısını kapayan emniyettedir. Mescid-i Haram’a sığınan da emniyettedir.” Böylece halk da evlerine ve mescide dağıldı”96 Rivayet eden kişi der ki: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kafilesinde iki bin zırhlı asker vardı. Resûlullah sancağını Sa’d b. Ubâde’ye vermişti. Sa’d, alayın önünde, Peygamberimizin sancağıyla Ebû Süfyân’ın yanından geçerken şöyle seslendi: “Ey Ebû Süfyân! Bugün savaş günüdür. Bugün Mekke’de kan dökmenin helâl görüldüğü gündür! Bugün Allah Teâlâ’nın Kureyş’i zelil kıldığı gündür!” Resûlullah karşıdan geliyordu o esnada. Tam Ebû Süfyân’ın hizasına gelince Ebû Süfyân: “Yâ Resûlallah, kavminin öldürülmesini mi emrettin? Sa’d ve beraberindekiler önümden geçerlerken, “Ey Ebû Süfyân, bugün savaş günüdür, bugün Kâbe’de kan dökmenin helâl kılındığı bir gündür, bugün Allah’ın Kureyş’i zelil kıldığı gündür.” dediler. Kavmin hakkında senden -Allah aşkına- merhamet diliyorum. Sen gerçekten insanların en iyisi, akraba hukukunu en çok gözetensin!” diye seslendi. Abdurrahman b. Avf ile Osman b. Affân da: “Yâ Resûlallah, Sa’d’ın Kureyş’e saldırmayacağından emin değiliz!” diyerek endişelerini izhar ettiler. 96 Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 7/76 (6419) Allah'a ve Resûlüne Davet 139 Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ey Ebû Süfyân! Bugün merhamet günüdür, bugün Allah Teâlâ’nın Kureyş’i aziz kıldığı gündür.” dedi. Sonra Peygamber-i Zîşan, Sa’d’a haber göndererek onu vazifesinden azletti. Gönlü kırılmasın diye de, sancağı oğlu Kays’a vermesini bildirdi. Sa’d, Peygamberimizden bir işaret gelmedikçe sancağı teslim etmeyeceğini söyledi. Bunun üzerine, Nebîler Nebîsi (sallallahu aleyhi ve sellem) sarığını gönderdi. Sa’d sarığı alınca, elindeki sancağı oğlu Kays’a verdi.”97 Süheyl b. Amr’ın İslâm’a Girişi ve Peygamberimizin Yüce Ahlâkına Şahit Olması Süheyl b. Amr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’ye girip fethe muvaffak olunca evime kapandım. Sonra oğlum Abdullah’a haber göndererek benim için eman dilemesini istedim. Bunun üzerine Abdullah gitti ve: “Yâ Resûlallah, babam kendisine eman vermeni istiyor.” dedi. O da: “Evet, Süheyl, Allah’ın izniyle güvendedir, ortaya çıkabilir.” buyurdu. Sonra da çevresindekilere şöyle dedi: “İçinizden her kim Süheyl’e rastlarsa ona kötü nazarla bakmasın, çekip gitsin. Yemin ederim ki, Süheyl akıllı ve şerefli bir kişidir. Süheyl gibisi İslâm’a karşı kayıtsız kalamaz. Allah’ın takdiri muhakkaktır! Onun takdirini hiçbir şey önleyemez!” Râvi şöyle der: “Abdullah, babasının yanına giderek Resûlullah’ın sözlerini babasına aktardı. Süheyl: “Vallahi Muhammed, küçüklüğünde de iyiliksever biriydi, büyüklüğünde de öyle, hiç değişmemiş!” dedi. Süheyl Allah Resûlünün huzuruna gitmek üzere yola çıkıyor, sonra geri dönüyordu. Allah Resûlü ile birlikte; henüz Müslüman 97 İbn Kesîr, el-Bidâye 4/291 Hayatu's-Sahabe 140 olmadan Huneyn Savaşı’na çıkmış olan Süheyl, Ci’râne’ye vardığında İslâm’a girdi. Peygamberimiz kendisine, o gün Huneyn ganimetlerinden yüz deve verdi.”98 Peygamberimizin Fetih Günü Mekkelilere Yaptığı Konuşma Hz. Ömer (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Mekke fethedildiği gün Peygamberimiz, Safvân b. Umeyye ile Ebû Süfyan b. Harb ve Hâris b. Hişâm’a görüşmek için haber gönderdi. Kendi kendime: “Allah onlara karşı bana şimdi bir fırsat verdi, yaptıklarını yanlarına bırakmayacağım!” dedim. Bu düşüncem, Allah Resûlü onlara karşı şöyle buyuruncaya kadar sürdü: “Benimle sizin durumunuz, Yûsuf Peygamber ile kardeşlerinin durumuna benzer. O, kardeşlerine şöyle demişti: “Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim! Ben hakkımı helâl ettim Allah da sizi affetsin. Çünkü merhamet edenlerin en merhametlisi O’dur.” (Yusuf, 12/ 92) Hz. Ömer (radıyallahu anh) der ki: “Zihnimden geçirdiğim o anki öfke dolu düşüncelerimden dolayı Allah Resûlünden utandım. Peygamberimiz, o gün onlara ne demesi gerekiyorsa o şeyleri söyledi.”99 Ebû Hureyre (radıyallahu anh) de bu olayı şöyle nakletmiştir: “Fetih gerçekleştikten sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Kâbe’ye geldi. Kapının iki söğesini tuttu ve: “Nasıl bir muamelede bulunacağımı bekliyorsunuz?” diye sordu. On lar: “Sen, kardeşimizin oğlusun, halim ve pek merhametli bir amcaoğlusun!” dediler ve bu sözlerini üç kez tekrar ettiler. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de: 98 Hâkim, Müstedrek 3/317 (5225) 99 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 10/757(30158) Allah'a ve Resûlüne Davet 141 “Ben de Yûsuf Peygamberin kardeşlerine dediği gibi, size bugün hiçbir kınama ve suçlamada bulunmuyorum. Allah sizi affetsin, O Erhamür râhimîn’dir, diyorum, “Hepiniz özgür ve serbestsiniz.” buyurdu.100
EBÛ CEHİL’İN OĞLU İKRİME’NİN İSLÂM’A GİRİŞİ
19. EBÛ CEHİL’İN OĞLU İKRİME’NİN İSLÂM’A GİRİŞİ Abdullah b. Zübeyr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Mekke’nin fethedildiği gün Ebû Cehil’in oğlu İkrime’nin hanımı Ümmü Hakîm Müslüman olunca Allah Resûlüne: “Yâ Resûlallah, İkrime senin kendisini öldüreceğinden korkarak Yemen’e kaçtı. Hayatı için güvence verin de geri gelsin.” dedi. Resûlullah: “Pekâlâ, hayatına dokunulmayacaktır.” diyerek güvence verdi. Bunun üzerine Ümmü Hakîm, Rum asıllı kölesi ile birlikte kocasını aramaya başladı. Kölesi, yolda kendisine şehvet kastıyla yaklaşmak istedi. O da, köleyi oyalaya oyalaya en sonunda canını “Akk” kabilesinden bir ailenin yanına attı. Onlardan yardım istedi. Onlar da, köleyi sıkıca bağladılar. Ümmü Hakîm, Hicaz sahillerinin ücra bir köşesinde İkrime’yi buldu. Bulduğunda İkrime bir gemiye binmişti. Geminin kaptanı ona: “Seni kurtaracak şeyi söyle!” diyordu. İkrime: “Ne söyleyeyim?” demiş. Kaptan da “Allah’tan başka ibâdete lâyık bir ilâh yoktur, de!” diye cevap vermiş. İkrime: “Ben de bunu söylememek için kaçtım!” demiş. Gemi kaptanıyla İkrime arasında bu konuşmalar geçerken Ümmü Hakîm çıkagelmişti. Ümmü Hakîm İkrime’ye ısrarla: “İnsanların en vefalısının, en iyisinin, en hayırlısının yanından geliyorum; kendini ferah tut, bu kadar üzülme!” diyordu. Bunun üzerine İkrime durdu. Ümmü Hakîm yanına gitti ve: “Allah Resûlünden senin için güvence istedim.” dedi. “Bunu sen 100 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 10/677 (29931) Hayatu's-Sahabe 142 mi yaptın?” dedi İkrime. “Evet, ondan eman istedim, o da senin için eman verdi.” diye karşılık verdi Ümmü Hakîm. Birlikte geri döndüler. Hanımı, Rum kölesinin yaptıklarını İkrime’ye anlatınca İkrime kölesini öldürdü. O zaman, İkrime henüz Müslüman olmamıştı. İkrime Mekke’ye yaklaşınca Peygamberimiz, ashâbına: “Ebû Cehil’in oğlu İkrime mümin ve muhâcir olarak size geliyor. Sakın onun babasına küfretmeyiniz. Çünkü ölüye küfretmek, ölüye zarar vermemekle birlikte, hayatta bulunanı incitir!” buyurdu. Râvi der ki: İkrime hanımıyla birlikte Mekke’ye doğru giderken ona yaklaşmak istedikçe hanımı karşı koyarak: “Sen kâfirsin, ben ise Müslümanım!” diyordu. İkrime de: “Seni benden uzaklaştıran bu dava, çok büyük bir dava olmalı.” diye mukabelede bulunuyordu. Peygamberimiz, İkrime’yi görünce sevincinden ona doğru fırlayıp ayağa kalktı. İkrime, Allah Resûlünün önünde durdu. Hanımı da yanındaydı. İkrime: “Yâ Muhammed, (hanımını işaret ederek) şu kadın senin bana eman verdiğini söyledi, doğru mudur?” dedi. Efendimiz: “Doğrudur, sen güvencemiz altındasın.” buyurdu. İkrime: “Bizi neye çağırıyorsun?” diye sordu. Allah Resûlü: “Seni, Allah’tan başka ibadete layık bir ilâh olmadığına inanmaya, benim; Allah’ın Peygamberi olduğuma şehadet getirmeye, namaz kılmaya, zekât vermeye, şunları ve şunları yapmaya çağırıyorum.” buyurarak İslâm’ın esaslarını saydı. İkrime: “Vallahi sen sadece hakikate ve pek güzel bir işe çağırıyorsun. Allah’a yemin ederim ki, sen bu davetini yapmadan önce de içimizde en doğru sözlü, en çok iyiliksever insandın. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka Hak Ma’bûd yoktur. Şehadet ediyorum ki, Muhammed Allah’ın kulu ve Resûlüdür!” dedi. Allah Resûlü, buna pek memnun oldu. Sonra İkrime: “Yâ Allah'a ve Resûlüne Davet 143 Resûlallah, daima söyleyebileceğim en hayırlı sözü bana öğret.” dedi. Resûlü Ekrem: “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resûluh” dersin.” buyurdu. İkrime: “Başka ne söyleyeyim?” dedi. Resûlü Ekrem Efendimiz: “Allah ve burada bulunanlar şahit olsun ki; artık ben bir Müslüman, mücahid ve muhâcirim, diye söylersin.” buyurdu. İkrime de bunları söyledi. Peygamberimizin İkrime’ye Dua Buyurmaları Sevgili Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), İkrime’ye: “Herhangi bir kimseye verebileceğim bir şeyleri bugün benden iste, onu muhakkak sana veririm.” buyurdu. İkrime: “Sana karşı yaptığım bütün düşmanlıklarım, düşmanlık için attığım her adımım, düşmanlık için seninle karşılaştığım her yer, yüzüne karşı yahut gıyabında söylediğim her söz için benim nâmıma Allah’tan af dilemeni istiyorum.” dedi. Peygamber Efendimiz de: “Allah’ım! Bana karşı yaptığı her türlü düşmanlığı, senin nurunu söndürme maksadıyla attığı bütün adımları bağışla. Yüzüme karşı yahut da gıyabımda şahsıma yaptığı hakaretlerden dolayı onu mağfiret et!” buyurdu. İkrime: “Yâ Resûlallah, artık senden razıyım! Vallahi yâ Resûlallah, Allah yolundan menetmek için harcadığım enerjinin iki katını bundan böyle Allah yolunda harcayacağım. Yine, Allah’ın yolundan insanları engellemek için yaptığım savaşların iki mislini Allah rızası için yapacağım!” dedi. İkrime daha sonra katıldığı savaşlarda, var gücüyle çarpıştı. Hz. Ebû Bekir’in hilafeti zamanında ‘Ücnâdeyn Harbi’nde şehit oldu. Allah Resûlü, onu Veda Haccı’nın olduğu sene, Hevazin’- deki zekâtları toplamak üzere görevlendirmişti. Efendimiz vefat ettiğinde, İkrime Tebâle beldesinde görev yapıyordu.1
SAHÂBENİN, ALLAH YOLUNDA CİHADA KOŞARAK GİTMESİ
19. SAHÂBENİN, ALLAH YOLUNDA CİHADA KOŞARAK GİTMESİ Bedir Savaşı’na İştirak Etme Konusunda, Hz. Hayseme ile Oğlu Sa’d’ın Kur’a Çekmesi Süleyman b. Bilâl (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Bedir Savaşı’na çıkmaya karar verince Sa’d ile babası Hayseme de gitmek istemişlerdi. Durumu Allah Resûlüne bildirdikleri zaman, Efendimiz onlardan yalnız birisinin katılabileceğini ifade etti. Bunun üzerine aralarında kura çektiler. Kur’a çekmeden evvel Hayseme oğluna: “İkimizden biri muhakkak burada kalacak; o hâlde sen hanımlarının yanında kal.” dedi. Sa’d: “Cennetten başka bir şey olsaydı seni tercih ederdim. Ben bu sefer şehâdeti ümit ediyorum.” dedi ve oklarla kura çektiler. Kur’a Sa’d’a çıktı. Sa’d, Peygamberimizin yanında Bedir’e gitti. Amr b. Abd-i Vüdd tarafından şehit edildi.”68 Hz. Ubeyde b. Hâris’in Şehâdet Hikâyesi Hz. Ali’nin Hüseyin’den olan torunu Muhammed naklediyor: “Bedir Savaşı’nda Utbe, Müslümanları düelloya çağırdığında, Velîd b. Utbe’nin karşısına Hz. Ali çıktı. İkisi de genç ve birbirlerinin dengi idiler. Hz. Ali, Velîd’i bir hamlede yere çarparak 67 Hâkim, Müstedrek 3/332 (5279) 68 İbn Abdi’l-Berr, el-İstîâb 1/176 Cihad 355 öldürdü. Sonra İbn Rebîa ortaya çıktı. Onun karşısına da Hz. Hamza dikildi, ikisi de birbirinin akranıydı. Hamza, Şeybe’yi bir çırpıda yere serdi ve öldürdü. Sonra Utbe b. Rebîa çıktı. Onun karşısına da, Ubeyde b. Hâris dikildi. İkisi de dalyan gibi, iri yarı idiler. Karşılıklı hamle yaptılar. Ubeyde, indirdiği bir darbe ile Utbe’nin sol küreğinde ciddi bir yara açtı. Utbe yaklaştı ve kılıcıyla Ubeyde’nin ayağını baldırından kesti. Hz. Hamza ile Hz. Ali geri dönerek Utbe’nin işini bitirdiler. Yaralı Ubeyde’yi de yüklenip çardak altında duran Allah Resûlünün yanına götürdüler. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Ubeyde’yi yatırdı, ayağını onun başına yastık yaptı ve yüzündeki toprakları silmeye başladı. Ubeyde (radıyallahu anh): “Ebû Tâlib beni bu halde görseydi, şu sözlerine bizim kendisinden daha müstehak olduğumuzu anlardı: Oğullarımızı ve kadınlarımızı unutup Muhammed’in çevresinde savaşarak hepimiz yere serilmedikçe onu asla düşmanlarına teslim etmeyiz!” Daha sonra Ubeyde: “Yâ Resûlallah, ben şehit değil miyim?” dedi. Resûlü Ekrem: “Evet, ben, senin şehadetine şahidim.” buyurdu. Sonra Ubeyde vefat etti. Allah Resûlü onu Medine ile Bedir arasında bulunan ‘Safra’ vadisine defnetti. Hatta onun, bizzat kabrine indi. Efendimiz, Ubeyde’den başka kimsenin kabrine inmemiştir.”69 Hz. Ali’nin Allah Yolunda Ölüm Arzusu Hz. Ali (radıyallahu anh) şöyle demiştir: Uhud günü Müslümanlar Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanından dağılınca onu öldürülenler arasında araştırdım. Göremeyince, kendi kendime şöyle dedim: “Allah’a yemin ederim ki, o savaştan kaçmaz! Maktuller arasında da görmedim. O halde Allah, bizim yaptığımız hataya razı olmadığı için peygamberini göğe kaldırdı. Artık benim için öldürülünceye kadar savaşmaktan daha hayırlı bir şey 69 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 10/705 (30008) Hayatu's-Sahabe 356 yoktur !” Yalın kılıç düşman safları arasına daldım ve düşmanlara saldırdım. Çekilerek bana yol açtıklarında gördük ki, Allah Resûlü müşriklerin arasında kalmış! 70 Sa’d b. Rebî’nin Hikâyesi Zeyd b. Sâbit (radıyallahu anh) anlatıyor: Uhud Savaşı’nda Resûlü Ekrem beni, Sa’d b. Rebî’yi aramaya gönderdi ve bana, “Onu görürsen selâmımı söyle ve: “Allah Resûlü, sana ‘Kendini nasıl buluyorsun?’ diye sormamı emretti, de!” dedi. Ben de onu ölenler arasında aramaya başladım. Sonunda buldum, ama ne yazık ki bulduğumda son anlarını yaşıyordu. Mızrak yarası, süngü darbesi, ok saplanması olmak üzere yetmiş yerinden isabet almıştı. “Ey Sa’d! Allah Resûlünün sana selâmı var. ‘Kendini nasıl buluyorsun?’ diye soruyor.” dedim. Sa’d: “Resûlullah’a da, sana da selâm! Ona şöyle söylediğimi ilet: “Yâ Resûlallah, ben ölmek üzereyim, kendimi cennetin kokusunu hissediyor gibi buluyorum.” Kavmim Ensâr’a da şunları ilet: “İçinizde, göz kapakları hareket eden bir tek kişi dahi bulunduğu sürece Allah Resûlünün başına bir şey gelirse, Allah’ın huzurunda hesap veremezsiniz!” dedi ve ruhunu Allah’a teslim etti.71 RECİ’ VAK’ASI Âsım b. Ömer b. Katâde (radıyallahu anh) anlatıyor: Uhud Harbi’nden sonra Adal ve Kâra kabilelerinden bir cemaat Allah Resûlüne gelerek: “Yâ Resûlallah, aramızda Müslüman olanlar var, sahâbîlerinden bir grubu bizimle gönder de, dinî konuları bize öğretsinler; Kur’ân ve İslâm’ın hüküm lerini bize anlatsınlar.” dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü sahâbîlerinden altı kişilik bir grubu 70 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 10/712 (30027) 71 Hâkim, Müstedrek 3/221 (4906) Cihad 357 onlarla birlikte gönderdi. Bu altı kişi, gelen heyetle birlikte yola çıktı. Usfân ile Mekke arasında bulunan Hed’e’nin girişinde ve Hüzeyl kabilesinin suyu olan Reci’ye vardıklarında, onlara hıyânet ettiler. Hüzeyl kabilesine seslenip onları yardıma çağırdılar. Birden çevreleri sarıldı. Hemen kılıçlarına sarıldılar. Hüzeylliler: “Vallahi, biz sizi öldürmek niyetinde değiliz. Sizi Mekkelilere teslim ederek onlardan bir şeyler almak istiyoruz. Size, Allah adına söz veriyoruz, asla sizi öldürmeyeceğiz!” dediler. Mersed, Hâlid b. Bükeyr ve Âsım b. Sâbit: “Allah’a yemin ederiz ki, biz hiçbir zaman bir müşriğin sözünü ve yeminini kabul etmeyiz!” cevabını verdiler. Sonra Âsım b. Sâbit’in (radıyallahu anh) lisanından şu beyitler döküldü: “Size teslim olmam için mazeretim yok! / Çünkü ben, güçlü ve iyi ok atarım. / Sağlam ve iyi gerilmiş bir yayım var. / Geniş ve uzun temrenli oklar yayımın üzerinden kayarak hedefine varır. / Ölüm hak, hayat ise fânidir! / Allah ne takdir buyurmuşsa kişinin başına o gelir. / Her insan, kaderine doğru gitmekte. / Eğer sizinle savaşmazsam kahrolayım! / Âsım okların uçlarına demir takar, ben yaman bir okçuyum. / Tutuşturulmuş cehennem gibi yayım var. / Bahadırların iyi koşan develere binmeleri / Kaygan öküz derilerinden yapılmış zırh giyinmeleri beni asla korkutamaz. / Çünkü ben, Muhammed’e inen Kur’ân’a inanmışım. / Ben ve benim gibiler ok atarlar. / Benim kavmim şerefli bir topluluktur.” Âsım (radıyallahu anh) bunları söyledikten sonra düşmanların içine daldı ve vuruşmaya başladı. Sonunda kendisi ve iki arkadaşı şehit oldu. Âsım şehit düşünce Hüzeyl kabilesi, Sülâle binti Sa’d isimli kadına satmak için Âsım’ın başını almak istediler. Çünkü bu kadın, oğlu Uhud Savaşı’nda Âsım tarafından öldürülünce, “Onun başını ele geçirirsem kafatasına şarap koyup içeceğim.” diye yemin etmişti. Ne var ki, Hüzeylliler cesede yanaşamadılar. Zira, Allah bal arılarını adeta onu korumak için göndermiş- Hayatu's-Sahabe 358 ti. Hüzeylliler, “Bırakın, akşamı bekleyelim. Akşam olunca arılar çekilir, biz de kafasını ayırırız.” dediler. Fakat bir müddet sonra; Allah bir sel gönderdi ve gelen sel Âsım’ın cesedini sürükleyip götürdü. Çünkü Âsım, murdar oldukları için hiçbir putpereste el sürmeyeceğine ve onları da kendisine dokundurtmayacağına dâir Allah’a yemin etmişti. Hz. Ömer (radıyallahu anh), arıların Âsım’ı koruduklarını haber alınca şunları söyledi: “Allah, mümin kulunu korur. Âsım, hayatta iken hiçbir putpereste el sürmemeye ve onları kendisine dokundurtmamaya dair nezretmişti. Allah da onu, sağlığında yeminini bozmaktan koruduğu gibi ölümünde de korudu.”72 Hz. Zeyd b. Desine’nin Hikâyesi Âsım b. Sâbit’in arkadaşları olan Hubeyb, Zeyd ibni’d-Desine ve Abdullah b. Târık yumuşadılar, yaşamayı tercih ettiler ve kendiliklerinden teslim olup esir düştüler. Hüzeylliler onları satmak üzere Mekke’ye götürdüler. Mekke yakınlarındaki Zahrân vadisine vardıklarında, Abdullah b. Târık ellerini ipten kurtarıp kılıcını aldı. Hüzeylliler, arayı biraz açtıktan sonra kendisini taşa tutup öldürdüler. Abdullah’ın kabri Zahran’dadır. Hubeyb ile Zeyd’i, Mekke’ye götürerek orada esir bulunan iki Hüzeylli ile takas ettiler. Hubeyb’i, Huceyr b. Ebî Ihab etTemîmî aldı. Zeyd’i ise babasının intikamını almak için Safvân b. Ümeyye satın aldı. Safvân, Zeyd’i azatlı kölesi Nistâs’a teslim etti. Nistâs, Zeyd’i öldürmek için Harem’in dışına Ten’îm denilen yere götürdü. Aralarında Ebû Süfyân’ın da bulunduğu bir grup, Zeyd’in katlini görmek için toplandılar. Zeyd, öldürülmek üzere getirilince Ebû Süfyân: 72 Buhârî, Sahîh 3/1108 (2880) Cihad 359 “Bak Zeyd, Allah’a yemin ediyorum! Şu anda bizim yanımızda Muhammed’in olmasını, senin yerine onun boynunu vurmamızı, sen de aile efradının yanında kalmayı arzu eder miydin?” diye sordu. Hz. Zeyd (radıyallahu anh): “Vallahi, bırak ailemin yanında oturmayı, Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ayağına bir diken batmasına bile razı olamam!” karşılığını verdi. Ebû Süfyân: “Muhammed’in arkadaşlarının Muhammed’i sevdikleri gibi başka hiçbir kimsenin bir şahsı sevdiğini görmedim!” dedi. Sonra Nistâs, Zeyd’i öldürdü. Hubeyb’in Mekke’de Hapsedilişi Abdullah b. Ebî Necîh’in anlattığına göre, Huceyr b. Ebî İhâb’ın azatlı cariyesi Mâviyye (ki bu kişi sonradan İslâm’a girmiştir) şöyle nakletmiştir: Hubeyb, benim evimde hapisti. Vallahi bir gün, Hubeyb’i elinde insan kafası büyüklüğündeki bir salkım üzümü yerken görmüştüm. O mevsimde yeryüzünde taze üzüm yendiğini bilmiyorum.” İbn İshak devam ediyor: “Sonra Hubeyb’i asmak üzere Ten’îm’e getirdiler. Hubeyb müşriklere: “İzin verin de iki rekât namaz kılayım.” dedi. “Peki, kılabilirsin.” dediler. Hubeyb, âdâb ve erkânına riâyetle iki rekât namaz kıldı. Sonra oradakilere dönerek: “Vallahi öldürülmekten korktuğum için namazı uzattığımı zannetmeseydiniz daha çok namaz kılardım!” dedi. İdam olmadan önce, iki rekât namaz kılma sünnetini ilk defa ihdâs eden Hubeyb olmuştur. Sonra, kendisini bir tahta üzerine kaldırıp bağladılar. O anda Hubeyb şöyle niyazda bulundu: “Allah’ım! Biz, Resûlünün mesajlarını tebliğ ettik. Sen bize reva görülenleri Habib-i Ekremine öğle vakti girmeden duyur. Al lah’ım, o müşrikleri tek tek say! Onları birer birer öldür, içlerinden tek kimseyi bile bırakma!” Bu sözlerin hemen ardından Hubeyb’i şehit ettiler. Hayatu's-Sahabe 360 Muâviye b. Ebî Süfyân der ki: “O gün, ben de oradaydım. Babam, Hu beyb’in duasından korkarak beni tutup yere yatırdı. Çünkü cahiliye devri insanları “Bir adamın aleyhine dua edildiğinde adam yan tarafına yatarsa beddunın ona zarar vermeyeceğine inanırlardı.” Mûsâ b. Ukbe’nin “Megâzî”sinde şu rivayete rastlıyoruz: “Hubeyb ve Zeyd ibni’d-Desîne aynı gün içinde katledildiler. Onların öldürüldükleri gün Allah Resûlünün, “Size de yahut sana da selâm! Kureyş Hubeyb’i öldür dü!” dediği duyuldu. Zeyd’i asacakları zaman, dininden döndürürler düşüncesiyle önce ok attılar. Ama onların bu davranışı, Zeyd’in sadece imanını arttırdı. Urve ile Mûsâ b. Ukbe anlatıyorlar: Müşrikler Hubeyb’i sehpaya çıkardıklarında: “Allah aşkına söyle, şimdi Muhammed’in senin yerinde olmasını ister miydin?” dediler. Hubeyb: “Asla, vallahi beni kurtarmanız karşılığında onun ayağına bir diken batacak deseniz, buna dahi gönlüm razı gelmez!” dedi. Müşrikler, onun bu cevabı karşısında kahkahalarla gülüştüler.73 Urve b. Zübeyr naklediyor: Hubeyb’i, Bedir Harbi’nde öldürülen müşriklerin oğulları katlettiler. Kendisini idam sehpasına çıkardıklarında; Hubeyb şu mealdeki beyitleri söyledi: “Vallahi bütün düşmanlar çevremde toplandı. Kabilelerini, çocuklarını ve kadınlarını buraya getirdiler. Uzun ve sağlam bir kütüğe bağladılar beni. Garipliğimi, başıma inen bu musibeti, düşmanların ölüm anımda yap tıkları şu hazırlıkları ancak Allah’a şikayet ediyorum! Ey Arş’ın sahibi! Yapılmak istenenlere karşı sabır ver bana. Etimi kestiler, ümitlerimi yıktılar. Bunların hepsine, Allah’ın 73 İbn Kesîr, el-Bidâye 4/63. Cihad 361 rızası yolunda katlanıyorum. O, dilerse cesedimin lime lime doğranmış parçalarını bile mübarek kılar. Yemin ederim ki, Müslüman olarak öldüğümden dolayı üzülmüyorum. Hangi hâlde olursa olsun ölümüm Allah içindir. Beni, inkâr etmekle ölüm arasında muhayyer bıraktılar. Üzülmedim ama yine de gözlerimden yaş döküldü. Hâlbuki, bende ölüm endişesi yoktur ki! Çünkü zaten öleceğim. Benim asıl endişem, kıvılcımlar saçan cehennem ateşidir. Düşmana boyun eğmiyorum, ona yalvarmıyorum, dönüşüm ancak Allah’adır!”74 MÛTE HARBİ Hz. Abdullah b. Revâha’nın Duası Urve b. Zübeyr anlatıyor: “Resûlü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) hicretin sekizinci yılının Cemâziye’l-evvel ayında Mûte’ye üç bin kişilik bir ordu gönderdi. Başlarına, Zeyd b. Hârise’yi komutan tayin etti ve: “Eğer Zeyd şehit olursa ordunun başına Ca’fer b. Ebî Tâlib, o da şehit düşerse Abdullah b. Revâha geçsin.” diye emir verdi. Ordu donatılıp harekete hazır duruma gelince halk, Allah Resûlünün komutanlarını uğurladılar ve sağ salim dönmeleri dileğinde bulundular. Vedalaşma sırasında, Abdullah b. Revâha’nın ağladığı görüldü. Ona: “Niçin ağlıyorsun? diye sorduklarında: “Allah’a yemin ederim ki, ağlamamın nedeni, dünyayı sevmem yahut sizden ayrılacak olmam değil. Ben Allah Resûlünün Kur’- ân’dan şöyle bir âyet okuduğunu işitmiştim: “Sizden hiç kimse yoktur ki cehenneme varmasın. Bu Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.” (Meryem,19/71) İşte ben cehenneme girince çıkıp çıkmayacağımı bilmiyorum! Onun için ağlıyorum!” dedi. Müslümanlar, onlara: “Allah yâr ve yardımcınız olsun, sizi belâlardan ırak eylesin, sıhhat ve afiyetle geri döndürsün!” diye 74 İbn Kesîr, el-Bidâye 4/67. Hayatu's-Sahabe 362 dua ettiler. O sırada Abdullah b. Revâha’nın dilinden şu sözler döküldü: “Ama ben, Rahmân olan Allah’tan mağfiret istiyorum. Kanımı fışkırtacak geniş bir kılıç yarası yahut kana susamış birinin süngüyle bağırsaklarımı ve ciğerlerimi parçalamasını diliyorum. Hiç olmazsa halk, mezarımın yanından geçerken: ‘Allah, burada yatana rahmet etsin ve cennetine koysun; dünyada da iyi bir hayat yaşamış zaten!’ diyebilsin.” Allah Resûlü, orduyu uğurlamak üzere Medine dışına kadar çıktı. Efendimiz Medine’ye dönerken de İbn Revâha şu anlamdaki şiir mısralarını terennüm etti: “Selâm olsun hurmalıkta vedalaştığıma/Uğurlayanların en hayırlısına!/…ve geride kalan dostlara!” Hz. Abdullah b. Revâha’nın Şehadete Duyduğu İştiyak Zeyd b. Erkam (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ben, Abdullah b. Revâha’nın himayesinde büyümüş bir öksüzdüm. Mûte Seferi’ne beni de götürmüştü. Terkisindeki heybesinin üzerine oturmuştum. Vallahi o gece hem devesini sürüyor, hem de şu beyitleri durmadan terennüm ediyordu; devesine hitaben: “Beni düşman bölgesine yaklaştırdığında serbestsin, artık sana yolculuk yaptırmayacağım. Çünkü geride kalan aileme bir daha dönmeyeceğim. Müslümanlar geldiler, Şam topraklarının en uç noktasında beni bıraktılar. En yakınlarından bile kardeşlik bağlarını keserek seni, Rahmân’a teslim ettiler. Ben burada ne meyvelere, ne hurmalara artık iltifat ediyorum!” dedi. Ben, onun bu sözlerini duyunca ağladım. Kamçısıyla dürterek: “Uğursuz! Allah’ın bana şehadet bahşedecek olmasına mı ağlıyorsun yoksa? Ben ölünce sen de heybelerini doldurup geri dönersin!” diyerek beni teskin etti.75 75 Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 6/231 (10220) Cihad 363 İbn Revâha’nın Mûte’de Söylediği Beyitler Abbâd b. Abdullah b. Zübeyr naklediyor: Süt annemin kocası şöyle anlatmıştı: “Hz. Ca’fer (radıyallahu anh) katledilince sancağı Abdullah b. Revâha (radıyallahu anh) alıp atını ileriye sürdü. Sonra atından inip inmeme hususunda tereddüt etti ve ardından şu beyitleri söyledi: “Ey nefsim! Ben yemin ettim, oraya ineceksin diye! İstemesen de başka çaren yok, ineceksin! Niçin seni cennete karşı isteksiz görüyorum? Uzun zaman rahat ve sükûnet içinde yaşadın... Ey nefs! Katledilmesen bile zaten bir gün gelecek ve öleceksin. Bu ölüm mukadderdir, ona her an yakınsın, istemesen de başına gelecek ölüm! Eğer o iki arkadaşın Zeyd ve Ca’fer’in yaptığını yaparsan kurtuluşa erer, cennete girersin.” İbn Revâha, bu beyitleri söyledikten sonra atından indi. Amcasının oğlu, üzerinde biraz et bulunan bir kemik getirip verdi ve: “Bunu ye de biraz kendine gel. Bugünlerde çektiğin sıkıntıları hiçbir zaman çekmedin.” dedi. İbn Revâha etli kemiği aldı, bir kere hafifçe eti kopardıktan sonra, askerlerin bulunduğu taraftan kılıç şakırtılarının sesini işitince, kendi kendine: “Sen hâlâ dünyadasın!” diyerek kemiği fırlattı. Kılıcını aldı, ileriye atılarak şehit düşünceye kadar savaştı.”76 YEMÂME SAVAŞI Hz. Ebû Akîl’in Yemâme’de Ensâr’ı Cihada Çağırması Ca’fer b. Abdullah b. Eslem el-Hemdânî anlatıyor: “Yemâme Savaşı’nda ilk yaralanan Ebû Akîl el-Üneyfî oldu. Atılan bir ok; iki omuzu arasından girerek kalbine saplanmış, olduğu yere düşüvermişti. Ama henüz ölmemişti. Ok çıkartıldı, sol tarafı tut76 İbn Kesîr, Sîre 3/462 Hayatu's-Sahabe 364 maz ve mefluç olmuştu. Bu hadise, günün ilk saatlerinde vuku bulmuştu. Kendisini, çadırın içine çektiler. Sonra harp kızışıp İslâm askerleri hezimet yaşayıp göçlerini bırakarak geri çekilmeye başlayınca Ma’n b. Adiyy’in (radıyallahu anh) Ensâr’a: “Allah’tan korkunuz, Allah’tan korkunuz, düşman üzerine tekrar hücûma geçiniz!” diye bağırdığını duydu. Ma’n (radıyallahu anh) süratle askerin önüne geçti. Ma’n’ın bu çağrısı, Ensâr’ın, “Ey Ensâr, bizim tarafa ayrılın, bizim tarafa ayrılın!” diye birbirlerine seslenerek öteki savaşçılardan ayrıldıkları zaman olmuştur. Abdullah b. Ömer (radıyallahu anh) der ki: Ebû Akîl, Ma’n’ın Ensâr’a seslendiğini duymuştu. Kavmi olan Ensâr’ın arasına katılmak için ayağa kalktı. Ben: “Ebâ Akîl, yaralısın, ne yapmak istiyorsun? Senin savaşacak durumun yoktur ki! dedim.” Ebû Akîl, “Duymadın mı? Dellâl beni ismimle çağırıyor!” dedi. “O Ensâr’ı çağırıyor, yaralıları değil!” karşılığını verdim. “Ben de Ensârdanım, emekleyerek de olsa bu çağrıya uyacağım!” diyerek hazırlandı. Sonra zırh giymeden sadece eline bir kılıç alarak: “Ey Ensâr! Huneyn Savaşı’nda geri dönüp düşmana saldırdığınız gibi geri dönünüz!” diye bağırmaya başladı. Ebû Akîl’in bu çağrısı üzerine Ensâr toparlandı, büyük bir cesaretle askerlerin önüne geçerek düşmanlarını önlerine kattılar ve onları Müseylime’nin sığındığı bahçeye kadar sürdüler ve burada kıstırdılar. Artık iki ordu birbirine girmiş. Aramızda kılıçlar kaldırılıp indiriliyordu. Bir ara Ebû Akîl’i gördüm; yaralı kolu omzundan kopup yere düşmüştü. On dört yerinden yara almıştı ki, bunların hepsi de öldürücü darbelerdi. Bu son hücumda, Allah düşmanı Müseylime gebertilmişti. Ebû Akîl’in yanına vardım. Yere yıkılmıştı, son anlarını yaşıyordu. Ben: “Ebû Akîl!” diye seslendim. Ebû Akîl, zar zor dilini kıpırdatarak: “Söyle, savaşı kim kazandı?” diye sordu. “Müjde! Ey Ebû Akîl, Allah düşmanı gebertildi.” dedim. Bu sevinçli haberim üzerine parmağını göğe doğru kaldırıp Allah’a hamd etti ve biraz sonra ruhunu teslim etti. Cihad 365 Medine’ye döndükten sonra hadiseyi olduğu gibi babam Ömer’e naklettim. O: “Allah, Ebû Akîl’e rahmet eylesin! Bütün arzusu şehit olmaktı. Bildiğim kadarıyla kendisi, Peygamberimizin hayırlı sahâbîlerinden ve ilk Müslümanlardandı.” dedi.77 YERMÜK SAVAŞI Hz. İkrime b. Ebî Cehil’in Şehit Olması Sâbit el-Bünânî (radıyallahu anh) anlatıyor: “İkrime b. Ebî Cehil (radıyallahu anh), şöyle şöyle bir zamanda piyade olarak savaşmaya kalkınca Hâlid b. Velîd (radıyallahu anh): “İkrime, ne olur böyle yapma! Senin öldürülmen, Müslümanlar için acı bir kayıp olur!” dedi. İkrime: “Hâlid, yolumdan çekil! Senin Allah Resûlüne inanman benden daha eskiye dayanır. Hâlbuki ben ve babam, Nebîler Nebîsi’nin en yaman iki düşmanıydık.” diyerek yürüdü ve vuruşarak şehit düştü.78 Hz. Ammar b. Yâsir’in Şehit Olma Arzusu Ebu’l-Bahterî ve Meysere anlatıyorlar: Ammar b. Yâsir Sıffîn Savaşı’nda sürekli savaşıyor; ama ona bir türlü şehadet nasip olmuyordu. Bunun için Hz. Ali’ye (radıyallahu anh) geliyor ve: “Ey Müminlerin Emîri! Bugün şöyle şöyle savaştım, ama yine olmadı!” diyordu. Hz. Ali de ona: “Bu düşüncenden vazgeç.” cevabını veriyordu. Ammar, bu fikrini Hz. Ali’ye üç defa açtı. Sonra bir miktar süt getirildi. Onu içti ve “Kainatın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) bana, sütün dünyada en son içeceğim şey olacağını haber vermişti.” dedi. Sonra kalktı, gitti ve şehit düşünceye kadar savaştı. 7
ALLAH YOLUNDA SAVAŞANLARA SİLAH SAĞLAMAK, YARDIMDA BULUNMAK
23. ALLAH YOLUNDA SAVAŞANLARA SİLAH SAĞLAMAK, YARDIMDA BULUNMAK Peygamberimizin Harbe Bizzat Katılmadığı Zaman, Silahını Hz. Üsâme veya Hz. Ali’ye Vermesi Cebele b. Hârise (radıyallahu anh) rivayet ediyor: “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat savaşmadığında silahını Ali’ye yahut Üsâ me’ye verirdi.”98 Allah Yolunda Savaşmak İsteyenlere Yardım Edenin Durumu Ebû Mesud el-Ensârî (radıyallahu anh) anlatıyor: Bir adam, Peygamberimize geldi ve: “Yâ Resûlallah, bineğim yoruldu, yolda 97 Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/70 (5384) 98 Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 2/286 (2194) Cihad 377 kaldım, Beni bir bineğe bindir.” dedi. Allah Resûlü: “Şimdi yanımda seni bindirecek bineğim yoktur.” buyurdu. Öte taraftan bunu duyan bir başka adam: “Yâ Resûlallah, ben ona binek sağlayabilecek birini gösterebilirim.” dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bir hayra vesile olana, o hayrı işleyenin sevabının aynısı yazılır!” buyurdu.99 Konu ile ilgili başka bir rivayeti de şöyledir: Enes b. Mâlik (radıyallahu anh) anlatıyor: “Eslem kabilesinden bir delikanlı Resûlü Ekrem’e: “Yâ Resûlallah, cihad etmek istiyorum; ancak, sefer hazırlığı yapabileceğim bir şeyim yok.” dedi. Resûlullah: “Ensâr’dan falana git, o hazırlığını görmüştü; fakat hastalandı. Kendisine, “Allah Resûlünün selâmı var, yaptığın hazırlıkları bana vermeni emrediyor, de.” buyurdu. O delikanlı da onun yanına vardı ve Hz. Peygamberin selâmını iletti. Adam, hanımına: “Kadın! Benim için yaptığın hazırlıklarımı buna ver, hiçbir şey bırakma, hepsini ver. Sakın ha, o hazırlıklardan hiçbir şeyi bırakma ki, senin sevabın da çok olsun!” dedi.100 Başkasının Yardım ve Desteğiyle Savaşa Gidenin veya Gönderenin Durumu Hz. Meymûne binti Sa’d (radıyallahu anhâ), Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) şu soruyu yöneltti: “Yâ Resûlallah, bize şu konuda fetva ver: Savaşa gidemeyip de malını veren ve malıyla cihada gidilen kimsenin durumu nedir? Cihadın sevabı ona mıdır, yoksa onun malıyla cihada gidene mi?” Allah Resûlü şu cevabı verdi: “Gönderene malının, cihada giden kimseye de ihlas ve niyetinin karşılığı vardır.”101
KADINLARIN, ALLAH YOLUNDA FİİLEN SAVAŞMALARI
KADINLARIN, ALLAH YOLUNDA FİİLEN SAVAŞMALARI
Hz. Ümmü Umâra’nın Uhud’da Savaşması Sa’d b. Rebî’nin kızı Ümmü Sa’d (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Ümmü Umâra’nın (radıyallahu anhâ) yanına vardım ve: “Teyze, Uhud 114 Buhârî, Sahîh 3/1055 (2724) 115 Buhârî, Sahîh 3/1056 (2725) 116 Ebû Dâvud, Sünen 2/82 (2729) Cihad 383 Harbi’nde nasıl savaştığını bana anlatır mısın?” dedim. Şöyle anlattı: “Günün ilk saatlerinde halk ne yapıyor diye bakmak üzere çadırdan çıktım. Yanımda su dolu bir kırba vardı. Allah Resûlünün yanına gittim. Peygamber Efendimiz sahâbileri arasında bulunuyordu. Müslümanlar zafer yolundaydı. Ama tâlih ters dönüp Müslümanlar bozguna uğrayınca koştum, Resûlullah’- ın yanında savaşmaya başladım. Kendisini kılıç ve okla müdafaa ediyordum. Sonunda yaralandım.” Ümmü Umâra’nın omzunda çukurumsu bir yara izi görünce kendisine: “Bunu kim yaptı?” diye sordum. “İbn Kamie” dedi ve devam etti: “Allah onu kahretsin. Şöyle ki: O gün bazı sahâbiler, Resûlullah’ın yanından uzaklaşınca İbn Kamie, ‘Bana Muhammed’i gösterin, eğer o kurtulursa benim yaşamamın da anlamı yok!’ diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine ben, Mus’ab b. Umeyr ve Allah Resûlü’nün yanından ayrılmayan daha birkaç kişiyle ona karşı koyduk. Adam bana bir kılıç indirip şu gördüğün yarayı açtı. Ben de kendisine birkaç kılıç indirdimse de onu öldüremedim. Çünkü Allah düşmanının üzerinde, üst üste iki zırh vardı.”117 Hz. Ömer’den (radıyallahu anh) gelen rivayet ise şöyledir: “Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim: “Uhud günü sağıma ve soluma baktığımda, hep Ümmü Umâre’yi (Nesîbe binti Ka’b) beni korumak için savaşırken görüyordum.”118 Hz. Safiyye’nin Uhud ve Hendek’te Savaşması İbn Sa’d’ın rivayetine göre; Uhud günü ashâbın bozguna uğradığı bir sırada, Safiyye (radıyallahu anhâ) elinde mızrak, savaş alanına giriyor; onunla müşriklerin yüzlerine vuruyordu. Bunu gören Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Safiye’nin oğlu Zübeyr b. Avvâm’a, “Zübeyr, kadını koru.” buyuruyordu. 117 İbn Hacer, el-İsâbe 4/470. 118 İbn Hacer, el-İsâbe 4/479. Hayatu's-Sahabe 384 Abbâd anlatıyor: “Safiyye (radıyallahu anhâ), Peygamberimizin şâiri Hassan b. Sâbit’in kalesine sığındıkları anda başlarından geçen bir hadiseyi şöyle nakletmiştir: “Hassan, biz kadınların ve çocukların yanındaydı. Yahudilerden biri, kalenin çevresinde dolaşmaya başlamıştı. O sırada Kureyzaoğulları Yahudileri de, Allah Resûlü’ne karşı harp açmış, Resûlullah ile olan irtibatlarını kesmişlerdi. Bu nedenle bize saldırdıkları takdirde, bizleri savunacak kimse yoktu. Resûlü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Müslümanlar da düşmanlarıyla göğüs göğüse çarpışmakta idiler ve onları bırakıp da yanımıza gelmeleri, o an için mümkün değildi. Derken, birisi yanımıza çıkageldi. Dedim ki: “Bak Hassân, gördüğün gibi, şu Yahudi kalenin çevresinde dolaşıyor. Vallahi o, bizim durumumuzu öğrendiğinde gidip Yahudilere söylemeyeceğinden emin değilim. Resûlullah ile ashâbı düşmanla meşguller, haydi aşağı iniver de onu öldür.” dedim. Hassan: “Allah iyiliğini versin Abdulmuttalib kızı! Vallahi sen bu işi benden daha iyi becerirsin, benim elimden gelmez.” dedi. O böyle söyleyince hemen belimi bağladım, elime de bir mertek aldım, kaleden aşağı indim, merteği adama vurup adamı öldürdüm; işimi bitirince de kaleye döndüm. Hassân’a: “Hassân, aşağıya iniver de adamın eşyalarını al. Erkek olduğu için ben almadım.” dedim. Hassân: “Abdulmuttalib kızı, benim onun elbiselerine ihtiyacım yoktur ki!” cevabını verdi.119 Huneyn Savaşı’nda Hz. Ümmü Süleym’in, Savaşmak İçin Hançer Taşıması Hz. Enes (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Ebû Talha (radıyallahu anh) Huneyn günü, gülerek Allah Resûlünün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına geldi ve: “Yâ Resûlallah, Ümmü Süleym’i gördün mü? Yanında 119 İbn Kesîr, el-Bidâye 4/108. Beyhakî’de, “Safiyye, müşrik bir adamı öldüren ilk İslâm kadınıdır.” kaydı vardır. Cihad 385 hançer taşıyor!” dedi. Allah Resûlü: “Ümmü Süleym, bununla ne yapmak istiyorsun?” diye sordu. Ümmü Süleym: “Müşriklerden biri bana yaklaştığında bunu karnına sokarım diye yanıma almıştım.” cevabını verdi. Onun bu sözü üzerine, Allah Resûlü gülmeye başladı.”120 Esma binti Yezîd’in Yermûk Savaşı’nda Dokuz Kişiyi Öldürmesi Muhacir’den rivayet olunmuştur: Muâz b. Cebel’in amcası Yezîd’in kızı Esma Yermük Savaşı’nda bir çadır direği ile Rumlardan dokuz kişiyi öldürdü.”121 Kadınların, Savaşa Çıkmayı Âdet Haline Getirmelerinin Hoş Karşılanmaması Taberânî’nin rivayetine göre, Beni Kuzâa kabilesinin genç kadınlarından Ümmü Kebşe, Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek: “Yâ Resûlallah, filân birlik içinde savaşa çıkmam için izin verir misin?” diye izin istedi. Allah Resûlü: “Hayır.” dedi. Kadın: “Yâ Resûlallah, bilfiil savaşmak niyetinde değilim, yaralıları ve hastaları tedavi etmek istiyorum!” dedi. Allah Resûlü: “Eğer bunun bir âdet olacağından ve ‘Falan kadın savaşa gitmiştir!’ denileceğinden endişe duymasaydım, muhakkak sana izin verirdim. Ama sen şimdi git ve evinde otur.” buyurdu.122 Kadınlar İçin Cihada Denk Olan Ameller İbn Abbâs (radıyallahu anh) naklediyor: Bir kadın Resûlü Ekrem Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) geldi ve: “Yâ Resûlallah, ben, 120 İbn Ebî Şeybe, Musannef 7/416 (36937) 121 Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 24/157 (403) 122 Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 25/176 (431) Hayatu's-Sahabe 386 kadınların sana gönderdikleri elçiyim. Cihadı Allah erkeklere farz kılmıştır, onlar muzaffer olduklarında sevap kazanıyorlar, öldürüldüklerinde Rableri katında şehadet nimetine mazhar oluyorlar. Biz kadınlar cemaati ise onların işlerini görüyoruz, bu cihadda bize de yer yok mu?” diye sordu. Efendimiz şöyle buyurdu: “Sözcüsü olduğun kadınlara şunu ilet: “Kocanın haklarına saygı göstermek ve onun hakkını yerine getirmek, cihadın sevabına denktir. Ancak siz kadınlardan bunu hakkıyla yapan pek az!”123
ÇOCUKLARIN CİHADA İŞTİRAK ETMELERİ
Hz. Umeyr b. Ebî Vakkâs’ın Şehadeti Sa’d b. Ebi Vakkas (radıyallahu anh) anlatıyor: Bedir Harbi’nde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bizi teftiş etmeden önce kardeşim Umeyr’i gördüm, büyükmüş gibi görünmeye çalışıyordu. “Kardeşim, neyin var?” dedim. “Allah Resûlü’nün beni fark etmesinden korkuyorum. Çünkü beni küçük bularak geri çevirebilir. Ben de savaşa gitmek istiyorum. Ümit ederim ki, Allah bana da şehadet nasip eder.” dedi. Annesi Umeyr’i, Allah Resûlüne arz edince Allah Resûlü onu geri çevirdi. Kardeşim ağladı. Ağlayınca Resûlullah ona izin verdi. Umeyr, küçük olduğundan kılıcının kayışını ben bağladım. Şehit edildiğinde henüz on altı yaşında idi.12
SAHABİLERİN HİLÂFET MAKAMINA HAZRETİ EBÛ BEKİR’İ GETİRMELERİ
3. SAHABİLERİN HİLÂFET MAKAMINA HAZRETİ EBÛ BEKİR’İ GETİRMELERİ ve BOZGUNA FIRSAT VERMEMELERİ
Ebû Ubeyde’nin, Hz. Ebû Bekir’in Halifeliği Konusundaki Değerlendirmeleri Hz. Ebû Bekir, Ebû Ubeyde’ye şu haberi gönderdi: “Gel, hilâfet makamına seni geçireyim. Çünkü ben Resûlullah’ın: ‘Her ümmetin bir emini vardır. Ey Ubeyde, bu ümmetin emini de sen10 İbn Kesîr, Sîre 4/486 Hayatu's-Sahabe 396 sin!’ dediğini duymuştum.” Ebû Ubeyde ise, şöyle cevap verdi: “Resûlullah’ın bize namaz kıldırmasını emrettiği kişinin önüne asla geçemem.”11 Hz. Osman’ın Görüşü Humrân, Osman b. Affân’ın (radıyallahu anh) şöyle söylediğini rivayet etmiştir: “Ebû Bekir hilâfete en müstahak olan kişidir. Çünkü o; sıddıktır, mağaradaki iki kişiden ikincisidir, Allah Resûlünün hicret arkadaşıdır.”12 Hz. Ebû Bekir’in Halifeliği Hakkında Hz. Ali ile Ebû Süfyân Arasında Geçen Bir Konuşma Süveyd b. Gafle (radıyallahu anh) naklediyor: Ebû Süfyân, Hz. Ali ile Hz. Abbâs’ın (radıyallahu anhâ) yanına vardı ve: “Ey Ali ve sen ey Abbâs! Hilâfet, neden Kureyş’in en zayıf ve azınlıkta olan sülalesinin elinde! Vallahi, eğer isterseniz Ebû Bekir’in üzerine sevk etmek üzere Medine’yi atlılarla ve piyâdelerle doldururum.” dedi. Hz. Ali (radıyallahu anh) şu cevabı verdi: “Vallahi olmaz! Onun üzerine sevk etmek gayesiyle Medine’yi atlı ve piyâdelerle doldurmanı istemem. Eğer, biz Ebû Bekir’i bu işte ehil görmeseydik kendisini hilâfetle baş başa bırakmazdık. Ey Ebû Süfyân! İslâm, birbirlerine karşı samimi davranan, hayırhah olan müminlerden meydana gelen tek bir millettir. Müminler, yurtları ve bedenleri birbirlerinden uzak da olsa birbirlerini severler. Münafıklara gelince, onlar; yurtları ve bedenleri birbirlerine yakın da olsa, birbirlerini aldatır ve birbirlerinin ayağını kaydırmaya çalışırlar.”13 11 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/854 (14117) 12 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/862 (14142) 13 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/863 (14144) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 397 Diğer bir rivayete göre, Hz. Ali (radıyallahu anh) şu karşılığı vermiştir: “Sen, İslâm’a ve müntesiplerine (uzun zaman) sürekli düşmanlık yaptın! Ama o adavetin İslâm’a ve mensuplarına hiç zarar vermedi. Ebû Bekir’i, hilâfet makamına biz ehil gördük!”14 Hz. Ebû Bekir’in Halife Seçilmesiyle Alâkalı Hz. Ömer ile Hz. Hâlid b. Saîd Arasında Geçen Bir Konuşma Allah Resûlünün muhafızı Sahr anlatıyor: Hâlid b. Saîd b. As, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta iken Yemen’de bulunuyordu. Allah Resûlü vefat ettiğinde de orada idi. Resûlullah’ın vefatından bir ay sonra, sırtında ipek bir cübbe ile Medine’ye döndü. Burada, Hz. Ömer’e ve Hz. Ali’ye rastladı. Hz. Ömer, arkadan kendisini takip etmekte olan kişilere: “Şunun üzerindeki cübbeyi parçalayın! İpek mi giyiyor ne? Barış esnasında giyilmesi erkeklerimize haram olan ipeği, harp hâlinde iken nasıl giyebiliyor?” dedi. Onlar da, Hâlid’in cübbesini parçaladılar. Hâlid, Hz. Ali’ye hitaben: “Ey Ebu’l-Hasen, ey Abdi Menâfoğulları! Yönetim işinde mağlûp mu oldunuz?” dedi. Hz. Ali (radıyallahu anh): “Sen bu davayı bir galip mağlûp meselesi olarak mı, yoksa hilâfet meselesi olarak mı görüyorsun?” dedi. Hâlid: “Ey Abdi Menâfoğulları! Bu işe sizden daha lâyığı yoktur ki.” dedi. Hz. Ömer, Hâlid’e: “Allah senin canını alsın! Vallahi, yalancı birisi senin bu söylediklerini diline dolarsa ancak kendine zarar verir!” dedi.15 Hz. Ebû Bekir ile Hz. Hâlid b. Saîd Arasında Geçen Bir Hadise Hâlid b. Saîd’in kızı Ümmü Hâlid anlatıyor: Ebû Bekir’e biat edildikten sonra, babam Yemen’den Medine’ye gelince Hz. Ali 14 İbn Abdi’l-Berr, el-İstîâb 1/298 15 Taberî, Târih 2/331 Hayatu's-Sahabe 398 ile Hz. Osman’a (radıyallahu anhumâ): “Ey Abdi Menâfoğulları! Başkalarının, üzerinize basarak hilafet davasını üstlenmelerinden memnun musunuz?” dedi. Hz. Ömer (radıyallahu anh), babamın bu sözlerini Hz. Ebû Bekir’e iletti ise de o, babamın sözlerini asla yüzüne vurmadı ve onu kınamadı. Hâlid, üç ay Hz. Ebû Be kir’e biat etmedi. Sonra bir gün öğle üzeri, Hz. Ebû Bekir Hâlid’in evine geldi. Hâlid: “Sana biat etmemi ister misin?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir: “Müslümanların iştirâk ettikleri anlaşmaya senin de katılmanı isterim tabii ki.” cevabını verdi. Hâlid: “Pekâlâ, öğleden sonra gelip mescidde sana biat edeceğim.” dedi. Hâlid, mescide geldiğinde, Hz. Ebû Bekir minberde idi; ona biat etti. Ebû Bekir’in, Hâlid hakkındaki kanaati olumlu idi ve Ebû Bekir’le Hâ lid’e değer verirdi. Şam üzerine ordular gönderdiğinde, onu İslâm ordusunun başına geçirmiş, kendi eli ile düğümlediği sancağı Hâlid’in evine bizzat getirmişti. Hz. Ömer, Hâlid’in komutan yapılmasına karşı çıkarak: “Ey Ebû Bekir, Hâlid’i komutan tayin ediyorsun. Hâlbuki, o sana şöyle şöyle söylemiş biridir.” dedi ve itirazında ısrar etti. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Ebû Ervâ ed-Devsî’yi Hâlid’e gönderdi. Ebû Ervâ ed-Devsî Hâlid’e: “Allah Resûlünün Halifesi, sancağımızı geri versin, diyor.” dedi. Hâlid, sancağı çıkarıp teslim etti ve: “Vallahi, komutan tayin etmeniz beni sevindirmemişti, azliniz de üzmedi. Bunu yaptıran, senden başkasıdır.” diye haber gönderdi. İyi hatırlıyorum, Hz. Ebû Bekir babamın yanına gelmişti ve Hz. Ömer aleyhinde hiçbir şey söylememesi hususunda sıkı sıkı tembihte bulunmuştu. Vallahi, babam da ölünceye kadar Ömer’i hep hayırla yâd etmiştir.”16 16 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/847 (14098) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 399 Hz. Ebû Bekir’in Bizzat Savaşa İştirak Etme Teşebbüsü ve Hz. Ali’nin Bu Konudaki İkazı Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: Babam kılıcını kuşanmış, atına binmiş, Zü’l-Kassa’ya doğru gitmek üzere yola çıkmıştı. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahu anh) geldi, babamın bineğinin yularından tuttu ve: “Nereye, ey Allah Resûlünün halifesi! Ben sana, Uhud günü Resûlullah’ın sana söylediği şu sözleri söyleyeceğim: ‘Kılıcını kınına koy, bizi de kendinle birlikte musibetlere maruz bırakma!’ Ey Allah Resûlünün halifesi! Allah’a kasem ederim ki, seni kaybedip de bir belâya uğrarsak senden sonra İslâm için katiyen bir dirlik ve düzen kalmaz!” dedi. Hz. Ali’nin bu ikazı üzerine, babam geri döndü ve orduyu gönderdi.17 Hz. Ebû Bekir’in, Uhdesindeki Hilâfeti İade Etme İsteği Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), bir hutbesinde cemaate şunları söylemişti: “Ey insanlar! Eğer benim hilâfeti isteyerek yahut kendimi sizden ve diğer Müslümanlardan üstün görerek deruhte ettiğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz! Hayır vallahi! Allah’a yemin ederim ki hilâfeti, iştiyakla ve kendimi sizden yahut herhangi bir Müslümandan üstün tutarak üstlenmedim. Bir gün bile, hilâfete karşı hırsım olmadı. Allah’tan da, bunu ne gizli ne de aleni istedim. Güç yetiremeyeceğim büyük bir görev boynuma yüklendi, Al lah’ın inayeti olmazsa hâlim perişandır. Şimdi, bu hilâfeti Allah Resûlünün sahâbîlerinden adaletle hareket edecek herhangi birine bırakıyorum! Artık, hilâfet size geri verilmiştir. Benim katımda biatiniz yoktur. Hilâfeti, istediğiniz kimseye veriniz. Bundan böyle, ben de içinizden biriyim!” 17 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/871 (14166) Hayatu's-Sahabe 400 Sahâbenin Hz. Ebû Bekir’e Cevabı İsâ b. Atıyye anlatıyor: Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) kendisine biat edildikten bir gün sonra halka bir hitâbede bulunup şunları söyledi: “Ey insanlar! Bana yaptığınız biati iptal ettim. Çünkü ben en hayırlınız değilim, en iyiniz ve hayırlınız kim ise ona biat ediniz.” Onun bu konuşması üzerine cemaat ayağa kalktı ve: “Ey Allah’ın Resûlünün halifesi! Yemin ederiz ki, sen bizim en hayırlımızsın!” dedi. Bunun üzerine, Hz. Ebû Bekir: “Ey cemaat! İnsanlar isteyerek ya da istemeyerek İslâm’a girdiler ve Müslüman oldular. Artık onlar Allah’ın eman verdiği kimselerdir. Allah’ın, size yüklediği vazifelerden herhangi biriyle sizi hesaba çekmemesini temin etmeye çalışınız. Daima yanımda bulunan ve benden hiç ayrılmayan bir nefsim ve şeytanım var. Bu nedenle, öfkeli olduğumu gördüğünüzde benden uzak durunuz ki sizi incitmeyeyim. Ey insanlar! Kölelerinizin getirdiği malların nereden geldiğini araştırınız. Çünkü haram malla beslenen bir vücut, cennete girmeye lâyık değildir. İyi dinleyiniz, beni ve faaliyetlerimi devamlı takip ediniz. Dürüst ve âdil davranırsam bana yardımcı olun. Haktan sapacak olursam da beni düzeltin. Allah’a itaat ettiğim sürece, siz de bana itaat edin. Allah’a isyankâr olursam bana itaat etmeyin.”18 Hz. Ali’nin, Hz. Ebû Bekir’e Hitabı: “İstifanı Kabul Etmeyiz ve İstifa Etmeni İstemeyiz!” Zeyd b. Ali, dedelerinden naklen şöyle demektedir: Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), bir gün Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) 18 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/852 (14112) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 401 minberine çıktı ve: “Aranızda benim hilâfetimi istemeyen var mı? Varsa biatini geri vereyim!” dedi ve bunu üç kez tekrarladı. Her defasında da Hz. Ali kalktı ve: “Hayır vallahi, ne istifanı kabul ederiz, ne de istifa etmeni isteriz. Seni Allah Resûlü öne geçirmişken kim geri bırakabilir?” diye karşılık verdi.19 Hz. Ebû Bekir’in, Hilafete Getirildikten Sonra İnzivaya Çekilmesi Rebîa ailesinden bir zat anlatıyor: Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) hilâfet makamına getirildiği zaman, üzgün bir vaziyette evinde inzivaya çekildi. Hz. Ömer (radıyallahu anh), onun yanına girince Ebû Bekir Hz. Ömer’e çıkıştı ve: “Bu işi sen bana yükledin!” dedi; insanlar arasında hüküm vermenin zorluğundan şikâyette bulundu. Hz. Ömer ise: “Yâ Ebû Bekir! Sen Allah Resûlünün: ‘Bir hâkim içtihad ettiği zaman hakkı bulur ve isabet ederse kendisine iki sevap, içtihad edip de yanılırsa bir sevap vardır.” buyurduğunu bilmiyor musun?” diyerek onu teselli etti.”20 4. HALİFENİN VELİAHT TAYİN ETMESİ Hz. Ebû Bekir’in, Hastalığında Hilâfet Meselesini Arkadaşlarına Danışması Ebû Seleme b. Abdurrahman ve daha başkaları naklediyorlar: Ebû Bekir (radıyallahu anh), hastalığının ağırlaşması üzerine Abdurrahman b. Avf ’ı (radıyallahu anh) çağırdı ve ona: “Ömer b. Hattâb’- ın hilâfeti hakkında fikrin nedir?” diye sordu. O da: “Benden daha iyi bildiğin birini bana mı soruyorsun!” diye karşılık verdi. Hz. Ebû Bekir: “Öyle de olsa, sen düşünceni söyle!” buyurdu. Abdurrahman b. Avf: “Vallahi o, hilâfete ehil gördüklerinin en 19 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 8/863 (14145) 20 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/851 (14110) Hayatu's-Sahabe 402 âlâsıdır.” dedi. Daha sonra, Hz. Ebû Bekir Osman b. Affân’ı çağırdı ve: “Ömer’in hilâfeti hakkındaki fikrin nedir?” diye sordu. Hz. Osman: “Onu, en iyi bilenimiz sensin.” dedi. Hz. Ebû Bekir: “Buna rağmen sen yine de reyini söyle.” buyurdu. Hz. Osman (radıyallahu anh) da: “Şunu açıkça söyleyeyim: Benim bildiğim şudur ki, onun içi dışından daha hayırlıdır ve içimizde onun bir benzeri yoktur.” dedi. Hz. Ebû Bekir: “Allah seni bağışlaya, vallahi ondan vazgeçseydim senden başkasını düşünmezdim.” dedi. Hz. Ebû Bekir, bu konuyla alâkalı olarak sırasıyla Saîd b. Zübeyr’le, Üseyd b. Hudayr’la ve Muhâcir ve Ensâr’ın diğer büyükleri ile istişare etti. Üseyd b. Hudayr: “Allah şahittir ki, senden sonra en seçkinimiz Hz. Ömer’dir. Allah için sever, sevinir; Allah için kızar; onun içi dışından hayırlıdır. Bu işi, ondan daha iyi yüklenecek kimse tanımıyorum!” dedi.21 Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’i Veliaht Tayin Ettiğine Dair Vasiyetnamesi “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Bu, Ebû Bekir b. Ebî Kuhâfe’nin; dünyadan göçmek üzere olduğu son demlerinde ve ahirete girmek üzere bulunduğu ilk anlarında, kâfirin imana geldiği, fâcirin hakikati kavradığı, yalancının bile doğru söylediği bir anda ettiği vasiyetidir: Benden sonra Ömer b. Hattâb’ı hilâfete seçtim. Onu dinleyiniz, ona itaat ediniz. Hayrı ve fazileti aramada; Allah’a, Resûlüne, dinime, kendime ve size karşı kusur etmedim. Eğer adaletle davranırsa, ki onun hakkındaki zannım da bu yöndedir, ne âlâ! Şayet bu gidişatını değiştirirse, bilin ki herkese, yaptığı günahın karşılığı vardır. Ben ancak hayırlı olanı aramaya çalıştım, gaybı bilemem.” Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), vasiyetnamesini Şuarâ sûresinin 21 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/876 (14175) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 403 şu meâldeki 227. âyetiyle bitirdi: “O zulmedenler, yakında hangi inkılâp ile sarsılacaklarını bileceklerdir!” Vesselâmü aleyküm ve rahmetullah.” Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), yazdırdıktan sonra vasiyetnamenin mühürlenmesini de istedi.22 Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’i Veliaht Tayin Etmesine Karşı Çıkan Hz. Talha’ya Cevabı (…) Hz. Ömer’in veliaht olduğu duyulunca Talha b. Ubeydullah, Hz. Ebû Bekir’in yanına girdi ve: “Ben, halkın sana gönderdiği elçiyim. Onlar: ‘Senin sağlığında, Ömer’in bize nasıl sert davrandığını biliyorsun. İşlerimizi ona havale ettiğin takdirde, senin vefatından sonra neler yapmaz ki! Allah, sana bu kararından dolayı muhakkak hesap soracak, ne cevap vereceğini iyi düşün!’ diyorlar.” dedi. Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh): “Beni oturtunuz.” buyurdu. Kaldırıp oturttuklarında: “Beni Allah’tan korkmaya çağırıyorsunuz, öyle mi? Sizin meselenizi önemsemiyorsam Allah beni perişan ve derbeder etsin! Allah Teâlâ bana orada sorarsa, ‘Yâ Rabbi! Kullarının başına en hayırlılarını halife olarak bıraktım.’ diyeceğim. Haydi git ve bu sözümü halka duyur!” diye cevap verdi.23
Ebû Ubeyde’nin, Hz. Ebû Bekir’in Halifeliği Konusundaki Değerlendirmeleri Hz. Ebû Bekir, Ebû Ubeyde’ye şu haberi gönderdi: “Gel, hilâfet makamına seni geçireyim. Çünkü ben Resûlullah’ın: ‘Her ümmetin bir emini vardır. Ey Ubeyde, bu ümmetin emini de sen10 İbn Kesîr, Sîre 4/486 Hayatu's-Sahabe 396 sin!’ dediğini duymuştum.” Ebû Ubeyde ise, şöyle cevap verdi: “Resûlullah’ın bize namaz kıldırmasını emrettiği kişinin önüne asla geçemem.”11 Hz. Osman’ın Görüşü Humrân, Osman b. Affân’ın (radıyallahu anh) şöyle söylediğini rivayet etmiştir: “Ebû Bekir hilâfete en müstahak olan kişidir. Çünkü o; sıddıktır, mağaradaki iki kişiden ikincisidir, Allah Resûlünün hicret arkadaşıdır.”12 Hz. Ebû Bekir’in Halifeliği Hakkında Hz. Ali ile Ebû Süfyân Arasında Geçen Bir Konuşma Süveyd b. Gafle (radıyallahu anh) naklediyor: Ebû Süfyân, Hz. Ali ile Hz. Abbâs’ın (radıyallahu anhâ) yanına vardı ve: “Ey Ali ve sen ey Abbâs! Hilâfet, neden Kureyş’in en zayıf ve azınlıkta olan sülalesinin elinde! Vallahi, eğer isterseniz Ebû Bekir’in üzerine sevk etmek üzere Medine’yi atlılarla ve piyâdelerle doldururum.” dedi. Hz. Ali (radıyallahu anh) şu cevabı verdi: “Vallahi olmaz! Onun üzerine sevk etmek gayesiyle Medine’yi atlı ve piyâdelerle doldurmanı istemem. Eğer, biz Ebû Bekir’i bu işte ehil görmeseydik kendisini hilâfetle baş başa bırakmazdık. Ey Ebû Süfyân! İslâm, birbirlerine karşı samimi davranan, hayırhah olan müminlerden meydana gelen tek bir millettir. Müminler, yurtları ve bedenleri birbirlerinden uzak da olsa birbirlerini severler. Münafıklara gelince, onlar; yurtları ve bedenleri birbirlerine yakın da olsa, birbirlerini aldatır ve birbirlerinin ayağını kaydırmaya çalışırlar.”13 11 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/854 (14117) 12 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/862 (14142) 13 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/863 (14144) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 397 Diğer bir rivayete göre, Hz. Ali (radıyallahu anh) şu karşılığı vermiştir: “Sen, İslâm’a ve müntesiplerine (uzun zaman) sürekli düşmanlık yaptın! Ama o adavetin İslâm’a ve mensuplarına hiç zarar vermedi. Ebû Bekir’i, hilâfet makamına biz ehil gördük!”14 Hz. Ebû Bekir’in Halife Seçilmesiyle Alâkalı Hz. Ömer ile Hz. Hâlid b. Saîd Arasında Geçen Bir Konuşma Allah Resûlünün muhafızı Sahr anlatıyor: Hâlid b. Saîd b. As, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta iken Yemen’de bulunuyordu. Allah Resûlü vefat ettiğinde de orada idi. Resûlullah’ın vefatından bir ay sonra, sırtında ipek bir cübbe ile Medine’ye döndü. Burada, Hz. Ömer’e ve Hz. Ali’ye rastladı. Hz. Ömer, arkadan kendisini takip etmekte olan kişilere: “Şunun üzerindeki cübbeyi parçalayın! İpek mi giyiyor ne? Barış esnasında giyilmesi erkeklerimize haram olan ipeği, harp hâlinde iken nasıl giyebiliyor?” dedi. Onlar da, Hâlid’in cübbesini parçaladılar. Hâlid, Hz. Ali’ye hitaben: “Ey Ebu’l-Hasen, ey Abdi Menâfoğulları! Yönetim işinde mağlûp mu oldunuz?” dedi. Hz. Ali (radıyallahu anh): “Sen bu davayı bir galip mağlûp meselesi olarak mı, yoksa hilâfet meselesi olarak mı görüyorsun?” dedi. Hâlid: “Ey Abdi Menâfoğulları! Bu işe sizden daha lâyığı yoktur ki.” dedi. Hz. Ömer, Hâlid’e: “Allah senin canını alsın! Vallahi, yalancı birisi senin bu söylediklerini diline dolarsa ancak kendine zarar verir!” dedi.15 Hz. Ebû Bekir ile Hz. Hâlid b. Saîd Arasında Geçen Bir Hadise Hâlid b. Saîd’in kızı Ümmü Hâlid anlatıyor: Ebû Bekir’e biat edildikten sonra, babam Yemen’den Medine’ye gelince Hz. Ali 14 İbn Abdi’l-Berr, el-İstîâb 1/298 15 Taberî, Târih 2/331 Hayatu's-Sahabe 398 ile Hz. Osman’a (radıyallahu anhumâ): “Ey Abdi Menâfoğulları! Başkalarının, üzerinize basarak hilafet davasını üstlenmelerinden memnun musunuz?” dedi. Hz. Ömer (radıyallahu anh), babamın bu sözlerini Hz. Ebû Bekir’e iletti ise de o, babamın sözlerini asla yüzüne vurmadı ve onu kınamadı. Hâlid, üç ay Hz. Ebû Be kir’e biat etmedi. Sonra bir gün öğle üzeri, Hz. Ebû Bekir Hâlid’in evine geldi. Hâlid: “Sana biat etmemi ister misin?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir: “Müslümanların iştirâk ettikleri anlaşmaya senin de katılmanı isterim tabii ki.” cevabını verdi. Hâlid: “Pekâlâ, öğleden sonra gelip mescidde sana biat edeceğim.” dedi. Hâlid, mescide geldiğinde, Hz. Ebû Bekir minberde idi; ona biat etti. Ebû Bekir’in, Hâlid hakkındaki kanaati olumlu idi ve Ebû Bekir’le Hâ lid’e değer verirdi. Şam üzerine ordular gönderdiğinde, onu İslâm ordusunun başına geçirmiş, kendi eli ile düğümlediği sancağı Hâlid’in evine bizzat getirmişti. Hz. Ömer, Hâlid’in komutan yapılmasına karşı çıkarak: “Ey Ebû Bekir, Hâlid’i komutan tayin ediyorsun. Hâlbuki, o sana şöyle şöyle söylemiş biridir.” dedi ve itirazında ısrar etti. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Ebû Ervâ ed-Devsî’yi Hâlid’e gönderdi. Ebû Ervâ ed-Devsî Hâlid’e: “Allah Resûlünün Halifesi, sancağımızı geri versin, diyor.” dedi. Hâlid, sancağı çıkarıp teslim etti ve: “Vallahi, komutan tayin etmeniz beni sevindirmemişti, azliniz de üzmedi. Bunu yaptıran, senden başkasıdır.” diye haber gönderdi. İyi hatırlıyorum, Hz. Ebû Bekir babamın yanına gelmişti ve Hz. Ömer aleyhinde hiçbir şey söylememesi hususunda sıkı sıkı tembihte bulunmuştu. Vallahi, babam da ölünceye kadar Ömer’i hep hayırla yâd etmiştir.”16 16 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/847 (14098) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 399 Hz. Ebû Bekir’in Bizzat Savaşa İştirak Etme Teşebbüsü ve Hz. Ali’nin Bu Konudaki İkazı Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: Babam kılıcını kuşanmış, atına binmiş, Zü’l-Kassa’ya doğru gitmek üzere yola çıkmıştı. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahu anh) geldi, babamın bineğinin yularından tuttu ve: “Nereye, ey Allah Resûlünün halifesi! Ben sana, Uhud günü Resûlullah’ın sana söylediği şu sözleri söyleyeceğim: ‘Kılıcını kınına koy, bizi de kendinle birlikte musibetlere maruz bırakma!’ Ey Allah Resûlünün halifesi! Allah’a kasem ederim ki, seni kaybedip de bir belâya uğrarsak senden sonra İslâm için katiyen bir dirlik ve düzen kalmaz!” dedi. Hz. Ali’nin bu ikazı üzerine, babam geri döndü ve orduyu gönderdi.17 Hz. Ebû Bekir’in, Uhdesindeki Hilâfeti İade Etme İsteği Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), bir hutbesinde cemaate şunları söylemişti: “Ey insanlar! Eğer benim hilâfeti isteyerek yahut kendimi sizden ve diğer Müslümanlardan üstün görerek deruhte ettiğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz! Hayır vallahi! Allah’a yemin ederim ki hilâfeti, iştiyakla ve kendimi sizden yahut herhangi bir Müslümandan üstün tutarak üstlenmedim. Bir gün bile, hilâfete karşı hırsım olmadı. Allah’tan da, bunu ne gizli ne de aleni istedim. Güç yetiremeyeceğim büyük bir görev boynuma yüklendi, Al lah’ın inayeti olmazsa hâlim perişandır. Şimdi, bu hilâfeti Allah Resûlünün sahâbîlerinden adaletle hareket edecek herhangi birine bırakıyorum! Artık, hilâfet size geri verilmiştir. Benim katımda biatiniz yoktur. Hilâfeti, istediğiniz kimseye veriniz. Bundan böyle, ben de içinizden biriyim!” 17 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/871 (14166) Hayatu's-Sahabe 400 Sahâbenin Hz. Ebû Bekir’e Cevabı İsâ b. Atıyye anlatıyor: Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) kendisine biat edildikten bir gün sonra halka bir hitâbede bulunup şunları söyledi: “Ey insanlar! Bana yaptığınız biati iptal ettim. Çünkü ben en hayırlınız değilim, en iyiniz ve hayırlınız kim ise ona biat ediniz.” Onun bu konuşması üzerine cemaat ayağa kalktı ve: “Ey Allah’ın Resûlünün halifesi! Yemin ederiz ki, sen bizim en hayırlımızsın!” dedi. Bunun üzerine, Hz. Ebû Bekir: “Ey cemaat! İnsanlar isteyerek ya da istemeyerek İslâm’a girdiler ve Müslüman oldular. Artık onlar Allah’ın eman verdiği kimselerdir. Allah’ın, size yüklediği vazifelerden herhangi biriyle sizi hesaba çekmemesini temin etmeye çalışınız. Daima yanımda bulunan ve benden hiç ayrılmayan bir nefsim ve şeytanım var. Bu nedenle, öfkeli olduğumu gördüğünüzde benden uzak durunuz ki sizi incitmeyeyim. Ey insanlar! Kölelerinizin getirdiği malların nereden geldiğini araştırınız. Çünkü haram malla beslenen bir vücut, cennete girmeye lâyık değildir. İyi dinleyiniz, beni ve faaliyetlerimi devamlı takip ediniz. Dürüst ve âdil davranırsam bana yardımcı olun. Haktan sapacak olursam da beni düzeltin. Allah’a itaat ettiğim sürece, siz de bana itaat edin. Allah’a isyankâr olursam bana itaat etmeyin.”18 Hz. Ali’nin, Hz. Ebû Bekir’e Hitabı: “İstifanı Kabul Etmeyiz ve İstifa Etmeni İstemeyiz!” Zeyd b. Ali, dedelerinden naklen şöyle demektedir: Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), bir gün Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) 18 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/852 (14112) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 401 minberine çıktı ve: “Aranızda benim hilâfetimi istemeyen var mı? Varsa biatini geri vereyim!” dedi ve bunu üç kez tekrarladı. Her defasında da Hz. Ali kalktı ve: “Hayır vallahi, ne istifanı kabul ederiz, ne de istifa etmeni isteriz. Seni Allah Resûlü öne geçirmişken kim geri bırakabilir?” diye karşılık verdi.19 Hz. Ebû Bekir’in, Hilafete Getirildikten Sonra İnzivaya Çekilmesi Rebîa ailesinden bir zat anlatıyor: Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) hilâfet makamına getirildiği zaman, üzgün bir vaziyette evinde inzivaya çekildi. Hz. Ömer (radıyallahu anh), onun yanına girince Ebû Bekir Hz. Ömer’e çıkıştı ve: “Bu işi sen bana yükledin!” dedi; insanlar arasında hüküm vermenin zorluğundan şikâyette bulundu. Hz. Ömer ise: “Yâ Ebû Bekir! Sen Allah Resûlünün: ‘Bir hâkim içtihad ettiği zaman hakkı bulur ve isabet ederse kendisine iki sevap, içtihad edip de yanılırsa bir sevap vardır.” buyurduğunu bilmiyor musun?” diyerek onu teselli etti.”20 4. HALİFENİN VELİAHT TAYİN ETMESİ Hz. Ebû Bekir’in, Hastalığında Hilâfet Meselesini Arkadaşlarına Danışması Ebû Seleme b. Abdurrahman ve daha başkaları naklediyorlar: Ebû Bekir (radıyallahu anh), hastalığının ağırlaşması üzerine Abdurrahman b. Avf ’ı (radıyallahu anh) çağırdı ve ona: “Ömer b. Hattâb’- ın hilâfeti hakkında fikrin nedir?” diye sordu. O da: “Benden daha iyi bildiğin birini bana mı soruyorsun!” diye karşılık verdi. Hz. Ebû Bekir: “Öyle de olsa, sen düşünceni söyle!” buyurdu. Abdurrahman b. Avf: “Vallahi o, hilâfete ehil gördüklerinin en 19 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 8/863 (14145) 20 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/851 (14110) Hayatu's-Sahabe 402 âlâsıdır.” dedi. Daha sonra, Hz. Ebû Bekir Osman b. Affân’ı çağırdı ve: “Ömer’in hilâfeti hakkındaki fikrin nedir?” diye sordu. Hz. Osman: “Onu, en iyi bilenimiz sensin.” dedi. Hz. Ebû Bekir: “Buna rağmen sen yine de reyini söyle.” buyurdu. Hz. Osman (radıyallahu anh) da: “Şunu açıkça söyleyeyim: Benim bildiğim şudur ki, onun içi dışından daha hayırlıdır ve içimizde onun bir benzeri yoktur.” dedi. Hz. Ebû Bekir: “Allah seni bağışlaya, vallahi ondan vazgeçseydim senden başkasını düşünmezdim.” dedi. Hz. Ebû Bekir, bu konuyla alâkalı olarak sırasıyla Saîd b. Zübeyr’le, Üseyd b. Hudayr’la ve Muhâcir ve Ensâr’ın diğer büyükleri ile istişare etti. Üseyd b. Hudayr: “Allah şahittir ki, senden sonra en seçkinimiz Hz. Ömer’dir. Allah için sever, sevinir; Allah için kızar; onun içi dışından hayırlıdır. Bu işi, ondan daha iyi yüklenecek kimse tanımıyorum!” dedi.21 Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’i Veliaht Tayin Ettiğine Dair Vasiyetnamesi “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Bu, Ebû Bekir b. Ebî Kuhâfe’nin; dünyadan göçmek üzere olduğu son demlerinde ve ahirete girmek üzere bulunduğu ilk anlarında, kâfirin imana geldiği, fâcirin hakikati kavradığı, yalancının bile doğru söylediği bir anda ettiği vasiyetidir: Benden sonra Ömer b. Hattâb’ı hilâfete seçtim. Onu dinleyiniz, ona itaat ediniz. Hayrı ve fazileti aramada; Allah’a, Resûlüne, dinime, kendime ve size karşı kusur etmedim. Eğer adaletle davranırsa, ki onun hakkındaki zannım da bu yöndedir, ne âlâ! Şayet bu gidişatını değiştirirse, bilin ki herkese, yaptığı günahın karşılığı vardır. Ben ancak hayırlı olanı aramaya çalıştım, gaybı bilemem.” Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), vasiyetnamesini Şuarâ sûresinin 21 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/876 (14175) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 403 şu meâldeki 227. âyetiyle bitirdi: “O zulmedenler, yakında hangi inkılâp ile sarsılacaklarını bileceklerdir!” Vesselâmü aleyküm ve rahmetullah.” Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), yazdırdıktan sonra vasiyetnamenin mühürlenmesini de istedi.22 Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’i Veliaht Tayin Etmesine Karşı Çıkan Hz. Talha’ya Cevabı (…) Hz. Ömer’in veliaht olduğu duyulunca Talha b. Ubeydullah, Hz. Ebû Bekir’in yanına girdi ve: “Ben, halkın sana gönderdiği elçiyim. Onlar: ‘Senin sağlığında, Ömer’in bize nasıl sert davrandığını biliyorsun. İşlerimizi ona havale ettiğin takdirde, senin vefatından sonra neler yapmaz ki! Allah, sana bu kararından dolayı muhakkak hesap soracak, ne cevap vereceğini iyi düşün!’ diyorlar.” dedi. Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh): “Beni oturtunuz.” buyurdu. Kaldırıp oturttuklarında: “Beni Allah’tan korkmaya çağırıyorsunuz, öyle mi? Sizin meselenizi önemsemiyorsam Allah beni perişan ve derbeder etsin! Allah Teâlâ bana orada sorarsa, ‘Yâ Rabbi! Kullarının başına en hayırlılarını halife olarak bıraktım.’ diyeceğim. Haydi git ve bu sözümü halka duyur!” diye cevap verdi.23
DEVLET BAŞKANLIĞINA GETİRİLECEK ŞAHSIN SEÇİMİNİN ŞÛRÂ İLE YAPILMASI
5. DEVLET BAŞKANLIĞINA GETİRİLECEK ŞAHSIN SEÇİMİNİN ŞÛRÂ İLE YAPILMASI
Hz. Ömer’in, Vurulması Üzerine Hilâfet Meselesini Altı Kişiye Havale Etmesi İbn Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: Ebû Lü’lü, Hz. Ömer’i yaralamış ve hançerini iki defa Hz. Ömer’in vücuduna saplamıştı. Hz. Ömer, bu olay üzerine halka karşı, bilmeyerek bir suç işlediğini düşündü ve derhâl İbn Abbâs’ı çağırdı. Babam Ömer, 22 İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ 3/199. 23 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/877 (14178) Hayatu's-Sahabe 404 İbn Abbâs’ı sever, ona yakınlık gösterir, onun sözlerini dinlerdi. Ona: “Bu işin iç yüzünü bilmek istiyorum, bunu halktan bir grup mu yaptı? Bir araştırıver.” dedi. İbn Abbâs, sokak sokak dolaşmaya başladı. Nereye uğradıysa yanlarına vardığı her topluluk ağlıyordu. Hz. Ömer’in yanına geri döndü ve: “Ey Müminlerin Emîri! Hangi topluluğun yanına vardıysam ilk çocuklarını kaybetmiş gibi hepsi senin için ağlıyorlardı.” dedi. Hz. Ömer: “Peki, beni vuran kim o halde?” diye sordu. “Seni vuran, Muğire b. Şu’be’nin kölesi Mecûsi Ebû Lü’lü imiş.” dedi. İbn Abbas der ki: “Bunu duyan Hz. Ömer sevindi ve: “Beni, ‘lâ ilâhe illâllah’ diyen bir Müslümanla imtihan etmeyen Allah’a hamdolsun.” diyerek Allah’a hamdetti. Sonra da: “Ben, Arap olmayan güçlü kuvvetli kâfirleri aramıza sokmanızı yasaklamıştım; ama siz benim bu sözüme itaat etmediniz. Şimdi bana kardeşlerimi çağırınız.” diye emir verdi. “Kardeşleriniz kimler?” diye sorduklarında, “Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve Sa’d b. Ebî Vakkas’tır.” dedi. Sonra başını kucağıma koydu, isimlerini verdiği zatlar gelince: “İstediğin şahıslar geldi.” dedim. Hz. Ömer, “Şimdi, Müslümanların idaresi hakkında uzun uzun düşündüm! Ey altı kişi! Sizi, halkın reisleri ve önderleri olarak görüyorum. Bu dava, ancak sizin omuzlarınıza yüklenir. Siz doğru olduğunuz sürece, halkın işi de yolunda gider. Eğer bir ihtilâf olursa, bilin ki bu sizin ihtilâfınızdan ileri gelir.” buyurdu. “Babamın, ‘İhtilâf ve tefrika olursa..’ dediğini duyunca bunun muhakkak gerçekleşeceğini sanmıştım. Çünkü, onun geleceğe ait söylediklerinin hemen hemen hepsinin tahakkuk ettiğini görmüştüm. Daha sonra, babamın yarasından oluk oluk kan aktı. O altı zat, aralarında fısıldaşarak konuşmaya başladı. İçlerinden birine biat etmelerinden endişe duyduğum için kendi kendime: “Müminlerin Emîri henüz sağ, birbirinin yüzüne bakan iki halife olmaz.” dedim. Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 405 Hz. Ömer: “Beni kaldırın.” buyurdu. Kaldırdık. Altı kişiye dönerek: “Üç gün istişare ediniz. Bu süre zarfında, cemaate namazı Suheyb kıldırsın.” dedi. “Ey Müminlerin Emîri, kiminle istişare edelim?” diye sorduklarında Hz. Ömer, “Muhâcirlere, Ensâr’a, burada bulunan ordu komutanlarının önde gelenlerine danışın.” dedi. Daha sonra, Hz. Ömer biraz süt istedi. Getirilen sütü içti. Süt, her iki yarasından da olduğu gibi dışarı çıktı. Vefat edeceğini anlayınca: “Şimdi bütün dünya benim olsa, kıyamet gününün dehşetinden kurtulmak için tamamını fidye olarak verirdim. Allah’a hamdolsun, ben bu durumu da hakkımda hayırlı görüyorum.” dedi. İbn Abbâs şöyle dedi: “Sen her ne kadar böyle söylüyorsan da, şüphe yok ki Allah seni hayırla mükâfatlandıracaktır! Çünkü Müslümanlar Mekke’de korku içinde yaşarlarken, Allah Resûlü, bu dini ve Müslümanları seninle güçlendirmesi için Allah’a dua etmedi mi? Senin, İslâm’a girmenle birlikte Müslümanlık daha da güçlendi. Allah Resûlü ve sahâbîleri İslâm’ı senin sayende açıktan ilan etmeye başladılar. Medine’ye hicretin bir fetih kadar muhteşemdi. Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) bulunduğu hiçbir harpten geri kalmadın ve Resûlullah, vefat ederken senden hoşnut idi. Allah Resûlü’nden sonra, onun yolunda Hz. Ebû Bekir’e destek oldun. Müslümanlarla birlikte mürtedlerin üzerine yürüdün. Tereddüt içinde olanların da İslâm’a girmelerine vesile oldun. Sonra, Allah Resûlü’nün halifesi Ebû Bekir de vefat ettiğinde senden razı idi. Ondan sonra, en iyi şekilde devlet işlerini idare ettin. Allah, senin vasıtanla yeni yeni şehirler ihsan etti. Yine senin zamanında hazinedeki mallar çoğaldı, düşmanlar uzaklaştırıldı ve Müslümanlar dinlerinde ve dünyevi geçimlerinde rahat ettiler. Derken, Allah senin hayatını şehadetle mühürledi! Şehadetin kutlu olsun, ey Ömer!” Hz. Ömer (radıyallahu anh): “Vallahi sizin bu iltifatkâr sözleriniz- Hayatu's-Sahabe 406 le neredeyse gurura kapılacağım.” dedikten sonra İbn Abbas’a dönerek: “Ey Abdullah! Kıyamet günü, Allah katında lehimde şahitlik yapar mısın?” diye sordu. İbn Abbas “Evet.” dedi. Bunun üzerine İbn Ömer’e seslendi: “Abdullah b. Ömer, yanağımı yere koy!” İbn Ömer de Hz. Ömer’in başını kucağından kaldırıp baldırına koydu. Tekrar, “Yanağımı yere koy!” dedi. Sakalını ve yanağını, baldırından çekti. Başı, yere değdi. Kendi kendine, “Ey Ömer! Eğer Allah seni affetmezse vay hâline! Vay ananın hâline!” diye söylendi ve biraz sonra da Rahmet-i Rahmân’a kavuştu.” Hz. Ömer (radıyallahu anh) vefat edince, müşavere heyeti Abdullah b. Ömer’e haber göndererek ondan istişareye katılmasını istediler. Abdullah da: “Babamın size emrettiği gibi, Muhâcir, Ensâr ve buradaki ordu komutanlarının ileri gelenleri ile meşveret yapmazsanız yanınıza gelmem.” diye cevap gönderdi.24 Hz. Ömer’in Borçları Amr b. Meymûn anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh), Ebû Lü’lü tarafından yaralanıp tedaviye alındığında oğlu Abdullah’a: “Borçlarımı hesapla!” buyurdu. O da hesapladı ve “Seksen altı bin.” dedi. Hz. Ömer: “Eğer Ömer ailesinin malları, bu borçları karşılarsa onların mallarından borçlarımı öde. Karşılamazsa Adiyy b. Kâ’boğullarından iste. Onların malları da yeterli gelmezse Kureyş’ten iste, daha başkalarına gitme. Hemen borçlarımı öde! Müminlerin annesi Âişe’ye (radıyallahu anhâ) de git, selâmımı söyle ve ‘Hattâboğlu Ömer iki arkadaşının yanına defnolunması için sizden izin istiyor.’ de. Sakın ‘Müminlerin Emîri izin istiyor.’ deme. Artık, bundan böyle ben Müminlerin Emîri değilim.” diye uyarıda bulundu. Abdullah b. Ömer, Hz. Âişe’nin yanına vardığında Hz. Âişe oturmuş, ağlıyordu. Abdullah, Hz. Âişe’ye selâm verdi ve 24 Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 9/77 (579) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 407 “Hattâboğlu Ömer’in selâmı var, iki arkadaşının yanına gömülmek için senden izin istiyor.” dedi. Hz. Âişe (radıyallahu anhâ), “Vallahi orayı kendim için düşünüyordum. Ama, bugün onu kendime tercih edeceğim.” dedi. Abdullah geri döndüğünde Hz. Ömer: “Bana ne haber getirdin?” dedi. “İzin verdi.” dedi. “Elhamdülillah, en mühim işim bu idi.” dedikten sonra Hz. Ömer konuşmasına şöyle devam etti: “Vefat ettiğimde, beni şu sedirim üzerinde Hücre-i Saadet’e götürünüz. Oğlum, oraya varınca Âişe’den yine izin iste. ‘Ömer b. Hattâb izin istiyor.’ de. İzin verirse beni oraya defnet, vermezse Müslümanların kabristanına götür!” Hz. Ömer omuzlara alınıp Hücre-i Saadet’e doğru götürülürken, halkın üzerine sanki gökten bela ve musibet yağmış gibi insanlar üzüntü içindeydiler. Abdullah b. Ömer burada Hz. Âişe- ’ye, “Ömer b. Hattâb izin istiyor.” dedi. Hz. Âişe de müsaade etti. Allah’ın bir lütfu olarak, Hz. Ömer Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Hz. Ebû Bekir’in defnedildiği yere gömüldü. Râvi diyor ki: Hz. Ömer (radıyallahu anh) vefat edeceği anlarda kendisine:“Veliaht tayin eyle.” dediler. O da: “Ben bu makama, Allah Resûlünün kendilerinden hoşnut olarak vefat ettiği şu zatlardan daha müstahakını bilmiyorum. Benden sonra, onlardan hangisi halife seçilirse halife odur.” diyerek Ali, Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve Sa’d b. Ebi Vakkas’ın isimlerini verdi ve: “Eğer hilâfete Sa’d seçilirse, o buna ehildir; seçilmezse halife olan kişi Sa’d’a bir görev vererek ondan yararlansın. Benim onu Kûfe valiliğinden azletmem, onun aczinden yahut hıyanetinden değildi.” dedi. Hz. Ömer, oğlu Abdullah’ı sadece görüş bildirmek üzere istişare meclisine dahil etmiş, oğlunun halifeliğe seçilmemesini de şart koşmuştu. Yani Abdullah b. Ömer, şurâ heyeti ile yalnız meşveret ediyordu. Yukarıda isimleri geçen zevât, hilâfet meselesini müzakere etmek üzere toplandığı vakit Abdurrahman b. Avf: “Vekâletimizi içimizden üç kişiye verelim.” dedi. Bunun Hayatu's-Sahabe 408 üzerine, Zübeyr vekâletini Ali’ye, Talha Osman’a, Sa’d da Abdurrahman b. Avf ’a verdi. İş bu üç kişiye havale edilince Abdurrahman b. Avf: “Hanginiz hilâfet makamına geçmekten feragat eder?” diye sorduğunda Hz. Ali ile Hz. Osman bir şey söylemediler. Bunun üzerine, Abdurrahman b. Avf iki arkadaşına: “Öyle ise, bu seçme işi ile uğraşmayı bana havale ediyor musunuz? Allah şahittir ki, ben sizin en üstününüzü ve Müslümanlara en yararlınızı seçme konusunda elimden geleni yapacağım.” dedi. Onlar da: “Evet, sana vekâlet veriyoruz.” dediler. Abdurrahman b. Avf, önce Hz. Ali ile baş başa görüştü ve: “Yâ Ali, senin Allah Resûlüne akrabalığın ve İslâm’a girmede önceliğin vardır. Allah şahidimdir ki, eğer seni halife intihap edersem muhakkak adaletle iş görürsün. Ama Osman’ı seçersem onun sözlerini dinler, emirlerine itaat edersin, değil mi?” dedi. Hz. Ali, “Evet” diye karşılık verdi. Sonra Abdurrahman b. Avf (radıyallahu anh), Hz. Osman ile özel görüştü ve Hz. Ali’ye söylediklerini ona da söyledi. Osman da, aynı cevabı verdi. Abdurrahman b. Avf, her ikisinden de bu şekilde söz aldıktan sonra Osman’a: “Ey Osman, elini uzat!” dedi. Hz. Osman da elini uzattı. Hz. Osman’a biat etti. Önce Hz. Ali, daha sonra da halk gelerek Hz. Osman’a biatlerini sundu.25
Hz. Ömer’in, Vurulması Üzerine Hilâfet Meselesini Altı Kişiye Havale Etmesi İbn Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: Ebû Lü’lü, Hz. Ömer’i yaralamış ve hançerini iki defa Hz. Ömer’in vücuduna saplamıştı. Hz. Ömer, bu olay üzerine halka karşı, bilmeyerek bir suç işlediğini düşündü ve derhâl İbn Abbâs’ı çağırdı. Babam Ömer, 22 İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ 3/199. 23 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/877 (14178) Hayatu's-Sahabe 404 İbn Abbâs’ı sever, ona yakınlık gösterir, onun sözlerini dinlerdi. Ona: “Bu işin iç yüzünü bilmek istiyorum, bunu halktan bir grup mu yaptı? Bir araştırıver.” dedi. İbn Abbâs, sokak sokak dolaşmaya başladı. Nereye uğradıysa yanlarına vardığı her topluluk ağlıyordu. Hz. Ömer’in yanına geri döndü ve: “Ey Müminlerin Emîri! Hangi topluluğun yanına vardıysam ilk çocuklarını kaybetmiş gibi hepsi senin için ağlıyorlardı.” dedi. Hz. Ömer: “Peki, beni vuran kim o halde?” diye sordu. “Seni vuran, Muğire b. Şu’be’nin kölesi Mecûsi Ebû Lü’lü imiş.” dedi. İbn Abbas der ki: “Bunu duyan Hz. Ömer sevindi ve: “Beni, ‘lâ ilâhe illâllah’ diyen bir Müslümanla imtihan etmeyen Allah’a hamdolsun.” diyerek Allah’a hamdetti. Sonra da: “Ben, Arap olmayan güçlü kuvvetli kâfirleri aramıza sokmanızı yasaklamıştım; ama siz benim bu sözüme itaat etmediniz. Şimdi bana kardeşlerimi çağırınız.” diye emir verdi. “Kardeşleriniz kimler?” diye sorduklarında, “Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve Sa’d b. Ebî Vakkas’tır.” dedi. Sonra başını kucağıma koydu, isimlerini verdiği zatlar gelince: “İstediğin şahıslar geldi.” dedim. Hz. Ömer, “Şimdi, Müslümanların idaresi hakkında uzun uzun düşündüm! Ey altı kişi! Sizi, halkın reisleri ve önderleri olarak görüyorum. Bu dava, ancak sizin omuzlarınıza yüklenir. Siz doğru olduğunuz sürece, halkın işi de yolunda gider. Eğer bir ihtilâf olursa, bilin ki bu sizin ihtilâfınızdan ileri gelir.” buyurdu. “Babamın, ‘İhtilâf ve tefrika olursa..’ dediğini duyunca bunun muhakkak gerçekleşeceğini sanmıştım. Çünkü, onun geleceğe ait söylediklerinin hemen hemen hepsinin tahakkuk ettiğini görmüştüm. Daha sonra, babamın yarasından oluk oluk kan aktı. O altı zat, aralarında fısıldaşarak konuşmaya başladı. İçlerinden birine biat etmelerinden endişe duyduğum için kendi kendime: “Müminlerin Emîri henüz sağ, birbirinin yüzüne bakan iki halife olmaz.” dedim. Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 405 Hz. Ömer: “Beni kaldırın.” buyurdu. Kaldırdık. Altı kişiye dönerek: “Üç gün istişare ediniz. Bu süre zarfında, cemaate namazı Suheyb kıldırsın.” dedi. “Ey Müminlerin Emîri, kiminle istişare edelim?” diye sorduklarında Hz. Ömer, “Muhâcirlere, Ensâr’a, burada bulunan ordu komutanlarının önde gelenlerine danışın.” dedi. Daha sonra, Hz. Ömer biraz süt istedi. Getirilen sütü içti. Süt, her iki yarasından da olduğu gibi dışarı çıktı. Vefat edeceğini anlayınca: “Şimdi bütün dünya benim olsa, kıyamet gününün dehşetinden kurtulmak için tamamını fidye olarak verirdim. Allah’a hamdolsun, ben bu durumu da hakkımda hayırlı görüyorum.” dedi. İbn Abbâs şöyle dedi: “Sen her ne kadar böyle söylüyorsan da, şüphe yok ki Allah seni hayırla mükâfatlandıracaktır! Çünkü Müslümanlar Mekke’de korku içinde yaşarlarken, Allah Resûlü, bu dini ve Müslümanları seninle güçlendirmesi için Allah’a dua etmedi mi? Senin, İslâm’a girmenle birlikte Müslümanlık daha da güçlendi. Allah Resûlü ve sahâbîleri İslâm’ı senin sayende açıktan ilan etmeye başladılar. Medine’ye hicretin bir fetih kadar muhteşemdi. Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) bulunduğu hiçbir harpten geri kalmadın ve Resûlullah, vefat ederken senden hoşnut idi. Allah Resûlü’nden sonra, onun yolunda Hz. Ebû Bekir’e destek oldun. Müslümanlarla birlikte mürtedlerin üzerine yürüdün. Tereddüt içinde olanların da İslâm’a girmelerine vesile oldun. Sonra, Allah Resûlü’nün halifesi Ebû Bekir de vefat ettiğinde senden razı idi. Ondan sonra, en iyi şekilde devlet işlerini idare ettin. Allah, senin vasıtanla yeni yeni şehirler ihsan etti. Yine senin zamanında hazinedeki mallar çoğaldı, düşmanlar uzaklaştırıldı ve Müslümanlar dinlerinde ve dünyevi geçimlerinde rahat ettiler. Derken, Allah senin hayatını şehadetle mühürledi! Şehadetin kutlu olsun, ey Ömer!” Hz. Ömer (radıyallahu anh): “Vallahi sizin bu iltifatkâr sözleriniz- Hayatu's-Sahabe 406 le neredeyse gurura kapılacağım.” dedikten sonra İbn Abbas’a dönerek: “Ey Abdullah! Kıyamet günü, Allah katında lehimde şahitlik yapar mısın?” diye sordu. İbn Abbas “Evet.” dedi. Bunun üzerine İbn Ömer’e seslendi: “Abdullah b. Ömer, yanağımı yere koy!” İbn Ömer de Hz. Ömer’in başını kucağından kaldırıp baldırına koydu. Tekrar, “Yanağımı yere koy!” dedi. Sakalını ve yanağını, baldırından çekti. Başı, yere değdi. Kendi kendine, “Ey Ömer! Eğer Allah seni affetmezse vay hâline! Vay ananın hâline!” diye söylendi ve biraz sonra da Rahmet-i Rahmân’a kavuştu.” Hz. Ömer (radıyallahu anh) vefat edince, müşavere heyeti Abdullah b. Ömer’e haber göndererek ondan istişareye katılmasını istediler. Abdullah da: “Babamın size emrettiği gibi, Muhâcir, Ensâr ve buradaki ordu komutanlarının ileri gelenleri ile meşveret yapmazsanız yanınıza gelmem.” diye cevap gönderdi.24 Hz. Ömer’in Borçları Amr b. Meymûn anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh), Ebû Lü’lü tarafından yaralanıp tedaviye alındığında oğlu Abdullah’a: “Borçlarımı hesapla!” buyurdu. O da hesapladı ve “Seksen altı bin.” dedi. Hz. Ömer: “Eğer Ömer ailesinin malları, bu borçları karşılarsa onların mallarından borçlarımı öde. Karşılamazsa Adiyy b. Kâ’boğullarından iste. Onların malları da yeterli gelmezse Kureyş’ten iste, daha başkalarına gitme. Hemen borçlarımı öde! Müminlerin annesi Âişe’ye (radıyallahu anhâ) de git, selâmımı söyle ve ‘Hattâboğlu Ömer iki arkadaşının yanına defnolunması için sizden izin istiyor.’ de. Sakın ‘Müminlerin Emîri izin istiyor.’ deme. Artık, bundan böyle ben Müminlerin Emîri değilim.” diye uyarıda bulundu. Abdullah b. Ömer, Hz. Âişe’nin yanına vardığında Hz. Âişe oturmuş, ağlıyordu. Abdullah, Hz. Âişe’ye selâm verdi ve 24 Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 9/77 (579) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 407 “Hattâboğlu Ömer’in selâmı var, iki arkadaşının yanına gömülmek için senden izin istiyor.” dedi. Hz. Âişe (radıyallahu anhâ), “Vallahi orayı kendim için düşünüyordum. Ama, bugün onu kendime tercih edeceğim.” dedi. Abdullah geri döndüğünde Hz. Ömer: “Bana ne haber getirdin?” dedi. “İzin verdi.” dedi. “Elhamdülillah, en mühim işim bu idi.” dedikten sonra Hz. Ömer konuşmasına şöyle devam etti: “Vefat ettiğimde, beni şu sedirim üzerinde Hücre-i Saadet’e götürünüz. Oğlum, oraya varınca Âişe’den yine izin iste. ‘Ömer b. Hattâb izin istiyor.’ de. İzin verirse beni oraya defnet, vermezse Müslümanların kabristanına götür!” Hz. Ömer omuzlara alınıp Hücre-i Saadet’e doğru götürülürken, halkın üzerine sanki gökten bela ve musibet yağmış gibi insanlar üzüntü içindeydiler. Abdullah b. Ömer burada Hz. Âişe- ’ye, “Ömer b. Hattâb izin istiyor.” dedi. Hz. Âişe de müsaade etti. Allah’ın bir lütfu olarak, Hz. Ömer Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Hz. Ebû Bekir’in defnedildiği yere gömüldü. Râvi diyor ki: Hz. Ömer (radıyallahu anh) vefat edeceği anlarda kendisine:“Veliaht tayin eyle.” dediler. O da: “Ben bu makama, Allah Resûlünün kendilerinden hoşnut olarak vefat ettiği şu zatlardan daha müstahakını bilmiyorum. Benden sonra, onlardan hangisi halife seçilirse halife odur.” diyerek Ali, Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve Sa’d b. Ebi Vakkas’ın isimlerini verdi ve: “Eğer hilâfete Sa’d seçilirse, o buna ehildir; seçilmezse halife olan kişi Sa’d’a bir görev vererek ondan yararlansın. Benim onu Kûfe valiliğinden azletmem, onun aczinden yahut hıyanetinden değildi.” dedi. Hz. Ömer, oğlu Abdullah’ı sadece görüş bildirmek üzere istişare meclisine dahil etmiş, oğlunun halifeliğe seçilmemesini de şart koşmuştu. Yani Abdullah b. Ömer, şurâ heyeti ile yalnız meşveret ediyordu. Yukarıda isimleri geçen zevât, hilâfet meselesini müzakere etmek üzere toplandığı vakit Abdurrahman b. Avf: “Vekâletimizi içimizden üç kişiye verelim.” dedi. Bunun Hayatu's-Sahabe 408 üzerine, Zübeyr vekâletini Ali’ye, Talha Osman’a, Sa’d da Abdurrahman b. Avf ’a verdi. İş bu üç kişiye havale edilince Abdurrahman b. Avf: “Hanginiz hilâfet makamına geçmekten feragat eder?” diye sorduğunda Hz. Ali ile Hz. Osman bir şey söylemediler. Bunun üzerine, Abdurrahman b. Avf iki arkadaşına: “Öyle ise, bu seçme işi ile uğraşmayı bana havale ediyor musunuz? Allah şahittir ki, ben sizin en üstününüzü ve Müslümanlara en yararlınızı seçme konusunda elimden geleni yapacağım.” dedi. Onlar da: “Evet, sana vekâlet veriyoruz.” dediler. Abdurrahman b. Avf, önce Hz. Ali ile baş başa görüştü ve: “Yâ Ali, senin Allah Resûlüne akrabalığın ve İslâm’a girmede önceliğin vardır. Allah şahidimdir ki, eğer seni halife intihap edersem muhakkak adaletle iş görürsün. Ama Osman’ı seçersem onun sözlerini dinler, emirlerine itaat edersin, değil mi?” dedi. Hz. Ali, “Evet” diye karşılık verdi. Sonra Abdurrahman b. Avf (radıyallahu anh), Hz. Osman ile özel görüştü ve Hz. Ali’ye söylediklerini ona da söyledi. Osman da, aynı cevabı verdi. Abdurrahman b. Avf, her ikisinden de bu şekilde söz aldıktan sonra Osman’a: “Ey Osman, elini uzat!” dedi. Hz. Osman da elini uzattı. Hz. Osman’a biat etti. Önce Hz. Ali, daha sonra da halk gelerek Hz. Osman’a biatlerini sundu.25
9. KİMLER AMİR YAPILMALIDIR?
9. KİMLER AMİR YAPILMALIDIR?
Cemaat Arasında, Kur’ân’ı En İyi Bilen Kişinin Yöneticiliğe Lâyık Olması Ebû Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet olunmuştur: “Bir defasında Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sayıları oldukça fazla olan bir askerî birliği bir yere gönderirken, birliktekilerin her birine Kur’ân okutturdu. Herkes bildiğini okudu. Derken, Resûlullah içlerinden en genç olanlarının yanına vardı ve ona: “Ey falan, senin ezberinde ne kadar var?” diye sordu. O da: “Şu şu yerler ile bir de Bakara sûresi ezberimde.” cevabını verdi. Allah Resûlü: “Bakara sûresi ezberinde, öyle mi?” dedi. Adam, “Evet.” dedi. Bunun üzerine, Resûlullah “Öyleyse git! Onların komutanı sensin.” buyurdu. Birliğin içinde bulunan eşrafa mensup birisi: “Vallahi, beni Bakara sûresini öğrenmekten alıkoyan, gereğince amel edememe endişesi duyuyor olmamdı; başka bir şey değil.” dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü: “Kur’ân’ı öğreniniz ve okuyunuz. 45 İbn Hacer, el-İsâbe 2/109. 46 Ebû Dâvud, Sünen 2/42 (2608) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 423 Kur’ân’ı öğrenip okuyan, kokusu her tarafa yayılan misk dolu bir tuluma benzer. Kur’ân’ı öğrenip de ezberinde olduğu halde okumadan yatan bir kimse de, ağzı bağlı misk dolu bir tulum gibidir.” buyurdu.47 Hz. Ebû Bekir’in, Bedir Harbi’ne Katılanları Amir Yapmaktan Kaçınması Ebû Bekir b. Muhammed el-Ensâri anlatıyor: Hz. Ebû Bekir’e (radıyallahu anh): “Ey Allah Resûlü’nün halifesi! Bedir Harbi’ne katılanları neden yönetici olarak atamıyorsun?” diye sorulduğunda Hz. Ebû Bekir şu karşılığı verdi: “Onların değerlerini biliyorum! Ama kendilerini dünya ile kirletmek istemiyorum!”48 Hz. Ömer’in Vali Ataması İle İlgili Bir Mektubu Hârise b. Mudarrib anlatıyor: Hz. Ömer (radıyallahu anh) bize şu mektubu yazmıştı: “Size Ammar b. Yâsir’i vali, Abdullah b. Mesud’u da muallim ve yardımcı olarak gönderdim. İkisi de Resûlü Ekrem’in seçkin ashâbından ve Bedir Harbi’ne katılanlardandır. Dininizi onlardan öğreniniz ve onlara uyunuz. Ben Abdullah b. Mesud’u göndermekle, gerçekten sizi kendi nefsime tercih ettim. Osman b. Huneyf ’i de Irak’ın kasaba ve köylerine gönderdim. Ücret olarak, kendilerine her gün için bir koyun takdir ettim. Koyunun yarısı ile içindeki sakatat Ammar b. Yâsir’indir; diğer yarısı da üçü arasında bölüştürülecektir.”49 47 Tirmizî, Sünen 5/156 (2876) 48 Ebû Nuaym, Hilye 1/37 49 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 4/878 (11636) Hayatu's-Sahabe 424 Valilik Vazifesini Üstlenip de Kurtuluşa Erenler Şakîk b. Seleme anlatıyor: Hz. Ömer, Hevâzin kabilesinin zekâtlarını toplamak üzere Bişr b. Âsım’ı (radıyallahu anh) görevlendirdi. Bişr, çekindiği için gitmedi. Hz. Ömer, onunla karşılaştığında: “Neden gitmedin? Bizi dinlemek ve itaat etmek zorunda değil misin?” diye sordu. Bişr b. Âsım, “Elbette! Devlet başkanımıza uymak zorundayım. Ama ben Peygamberin şöyle buyurduğunu duymuştum: ‘Her kim Müslümanların bir işini üstlenirse kıyamet günü o kimse getirilir, cehennem köprüsü üzerinde durdurulur. İyi davranmışsa kurtulur, kötü hareket etmişse bastığı yer yarılır, derinliği yetmiş yıllık bir mesafe olan uçurumdan aşağı yuvarlanır.” diye cevap verdi. Bişr’in bu cevabı üzerine, Hz. Ömer mahzun ve kederli bir şekilde oradan ayrıldı. Yolda Ebû Zer ile karşılaştı. Ebû Zer: “Ey Müminlerin Emîri, seni bitkin ve üzgün görüyorum.” dedi. Hz. Ömer: “Nasıl üzüntülü olmayayım ki, Bişr b. Âsım’ı gördüm. Bana Allah Resûlünden, “Her kim Müslümanların bir işini deruhte ederse...” diye başlayan hadisi nakletti.” dedi. Ebû Zer: “Sen bunu Resûlullah’tan işitmemiş miydin?” diye sordu. “Hayır!” dedi Hz. Ömer. “Şehadet ederim ki, ben de Resûlullah’tan şöyle duymuştum: ‘Her kim Müslümanlardan birine bir görev yüklemişse, o kişi kıyamet günü getirilir, cehennem köprüsü üzerinde durdurulur. Eğer görevli kişi görevini iyi yapmışsa görevlendiren de kurtulur. Görevli, görevini kötü yapmışsa köprü üzerinde durduğu kısım yarılır ve derinliği yetmiş yıllık bir mesafe ve zifiri karanlık olan uçurumdan aşağı yuvarlanır.’ Ey Ömer, gönlünü bu iki hadisten hangisi daha çok sızlattı?” dedi Hz. Ebû Zer. Hz. Ömer: “İkisi de gönlümü sızlattı. Bu tehlikeler karşısında hilâfeti kim üstlenir?” dedi. Ebû Zer: “Hilâfete, ancak Allah’ın, burnunu yere sürttüğü ve zelil kıldığı kimse talip olabilir. Şu var ki yâ Ömer, biz senin hakkında Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 425 hayırdan başka bir şey bilmiyoruz. Şayet hilâfeti, adaleti gözetmeyecek birine bırakırsan bunun vebalinden kurtulamazsın!” dedi.
10. SAHÂBENİN İDARÎ GÖREV KABUL ETMEMESİ
10. SAHÂBENİN İDARÎ GÖREV KABUL ETMEMESİ
Allah Resûlünün Mikdâd b. Esved’e Söyledikleri Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Mikdâd b. Esved’i bir yere idareci olarak göndermişti. Bir süre sonra dönüp geldiğinde, Allah Resûlü ona: “Yöneticiliği nasıl buldun?” diye sordu. Mikdâd: “Halkın beni bazen yükseltip bazen de alçalttığını gördüm. Öyle ki kendimden bile şüphe duymaya başladım!” dedi. Resûlullah Efendimiz: “Evet, yöneticilik öyledir.” buyurdu. Mikdâd: “Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, bundan böyle hiçbir idarî iş üstlenmeyeceğim.” dedi. Hz. Mikdâd’a: “Önümüze geç de, bize namaz kıldır.” derlerdi de o namaz kıldırmaktan bile kaçınırdı.”51 Diğer bir rivayette ise Mikdâd b. Esved (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), beni bir seriyyenin komutanı olarak bir yere göndermişti. Döndüğüm zaman bana: ‘Kendini nasıl buluyorsun?’ diye sorduğunda: ‘Öyle bir hisse kapıldım ki yanımdakileri hizmetçilerim ve halâyıkım sandım. Vallahi, bundan böyle iki kişiden oluşan bir gruba dahi yönetici olmayacağım.’ dedim.”52 Hz. Ebû Bekir’in Yöneticilikle İlgili Öğütleri Râfi et-Tâî anlatıyor: “Bir gazada, Hz. Ebû Bekir’e (radıyallahu anh) yol arkadaşı olmuş50 Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 5/371 (9040) 51 Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 5/364 (9024) 52 Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 20/258 (609) Hayatu's-Sahabe 426 tum. Döndüğümüzde: “Ey Ebû Bekir! Bana tavsiyede bulun.” dedim. Şunları söyledi: “Farz namazlarını vaktinde kıl, gönül rahatlığıyla malının zekâtını ver, Ramazan orucunu tut, hac görevini yerine getir. İslâm’da hicret güzeldir. Hicret esnasında, cihâd etmek de güzel bir ameldir. Ancak, sakın yönetici olma! Bugün, insanların çekindiği yöneticilik makamı çok geçmeden yayılacak, çoğalacak ve lâyık olmayanların eline geçecek. Kıyamette en uzun süre sorguya çekilip en ağır azaba uğrayanlar yöneticiler olacaktır. Yöneticilerin dışındaki kimselerin hesapları kolay, sıkıntıları hafif olacak. yöneticilerin konumları ise, müminlere zulmetmeye müsaittir. Müminlere zulmederlerse Allah’a verdikleri sözü bozmuş olurlar. Çünkü müminler; Allah’ın komşularıdır, Allah’ın has kullarıdır. Allah’a yemin ederim ki, sizden herhangi biriniz nasıl komşusunun koyununun veya devesinin başına bir şey geldiğinde gece rahatsız olur, sinirlenir ve: “Komşumun koyunu, komşumun devesi!” diye hayıflanırsa, Allah da bundan daha fazla kendi komşusu olan müminlerin zulme uğramasına gazaplanır.”53 Râfi der ki: “Bu görüşme üzerinden bir sene geçmişti ki, Ebû Bekir’in halife seçildiğini duydum. Hayvana binip yola çıktım ve Ebû Bekir’in yanına vardım: “Benim adım Râfi; filân falan yerlerde senin verdiğin teftiş görevini yerine getirmiştim.” dedim. “Evet, tanıdım.” dedi. “Sen bana yönetici olmamamı söylemiştin; ama kendin en yüksek yöneticilik olan ümmetin hilâfetini üstlenmişsin!” dedim. “Evet, öyle oldu! Ama kim Muhammed ümmetine Allah’ın kitabıyla hükmetmezse, Allah’ın lâneti onun üzerine olsun!” dedi.54 53 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/920 (14288) 54 Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 5/365 (9029) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 427 Sahâbe-i Kirâm’ın, Allah Yolunda Cihâdı Yöneticiliğe Tercih Etmesi Saîd b. Ömer b. Saîd b. Âs’tan rivayete göre, amcaları Hâlid, Ebân ve Amr b. Saîd, Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatını haber alınca görevlerinden ayrılıp Medine’ye döndüler. Hz. Ebû Bekir: “Bu vazifelere, Resûlullah’ın tayin ettiği kişilerden daha lâyıkı olamaz. Haydi, vazifelerinize geri dönün.” dedi. Onlar ise: “Biz, Hz. Peygamber’den sonra kimsenin memuru olmayız.” diyerek Şam yöresine hareket ettiler ve buradaki savaşlara katılarak şehit düştüler.55 Ebû Hureyre’nin, Hz. Ömer’in Valilik Teklifini Kabul Etmemesi Ebû Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayete göre; Hz. Ömer onu bir yere vali yapmak üzere çağırır. Ebû Hureyre, teklifi kabul etmez. Hz. Ömer: “Senden daha hayırlı birinin talip olduğu bir vazifeyi niçin istemiyorsun?” der. Ebû Hureyre: “Kimmiş benden hayırlı olan?” diye sorar. “Ya’kub Peygamberin oğlu Yûsuf Peygamber!” diye cevap verir Hz. Ömer. Ebû Hureyre: “Yûsuf, peygamber oğlu bir peygamberdir! Ben ise, Ümeyme oğlu Ebû Hureyre’yim. Ben iki veya üç şeyden korkuyorum.” dedi. Bunun üzerine, Hz. Ömer: “Beş şeyden korkuyorum desen ya!” buyurdu. Ebû Hureyre: “Bilmediğim bir şeyi söylemekten, dayanaksız hüküm vermekten, sırtımdan vurulmaktan, malımın elimden alınmasından ve namusuma sövülmesinden korkuyorum.” cevabını verdi.56 55 Hâkim, Müstedrek 3/278 (5085) 56 Ebû Nuaym, Hilye 1/380 Hayatu's-Sahabe 428 İbn Ömer’in Hâkîmlik Teklifini Kabul Etmemesi İbn Ömer’den (radıyallahu anh) rivayete göre, Hz. Osman kendisini hâkim tayin etmek isteyince İbn Ömer bu görevi kabul etmedi ve: “Ben Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu işitmiştim: ‘Hâkimler üç sınıftır: Birisi kurtulur, ikisi ateşe girer. Haksız yere veya nefsinin arzularına göre hüküm verenler helâk olur. Hak ile karar veren ise kurtulur!”57 diye cevap verdi.
Peygamber Efendimiz’in Adaleti
Peygamber Efendimiz’in Adaleti Urve anlatıyor: Mekke’nin fethedildiği sene, Benî Mahzûm kabilesinden bir kadın hırsızlık yapmıştı. Bunun üzerine, kadının 94 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 4/313 (10044) 95 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/933 (14326) 96 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 16/817 (45949) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 449 kabilesi, hemen Hz. Üsâme b. Zeyd’e müracaat ederek Üsâme’den; Peygamberimiz’e giderek kadının kurtulması için aracı olmasını istedi. Hz. Üsâme, durumu Allah Resûlüne arz edince Efendimizin yüzünün rengi değişiverdi ve: “Yâ Üsâme! Sen Allah’ın belirlemiş olduğu cezalardan birinin affı için bana gelip de nasıl benden yardım istersin?” diye çıkıştı. Hz. Üsâme: “Özür dilerim. Benim için Allah’tan af dileyin ey Allah’ın Resûlü!” dedi. Akşam olunca Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kalktı; Allah’a, O’na lâyık pek çok sıfatlarla hamd ü senâ ettikten sonra şöyle buyurdu: “Sizden evvelkilerin helak olmalarının sebebi şu idi: Aralarında nüfuz sahibi ve soylu biri hırsızlık yapmışsa onu serbest bırakırlardı. Hırsızlığı yapan, kimsesiz ve zayıf ise gereken cezayı tatbik ederlerdi. Allah’a yemin ederim ki, eğer Muhammed’in kızı Fâtıma dahi çalsaydı onun da cezasını verirdim.” Sonra, Resûlullah o kadını getirtip hakkındaki hükmü uyguladı. Kadın, bundan sonra güzelce tevbe etti ve evlendi. Hz. Âişe der ki: Bu kadın bana gelir giderdi. Ben de, kadının ihtiyaçlarını Resûlü Ekrem’e iletirdim.”97 Bu Konuda Ebû Katâde ile İlgili Rivayet Ebû Katâde (radıyallahu anh) anlatıyor: Huneyn Savaşı’nda, Peygamber Efendimizle birlikte Huneyn’e doğru yola çıkmıştık. Müşriklerle ilk karşılaştığımızda, Müslümanlar geri çekilmeye, dağılmaya başladı. O arada müşriklerden birinin, bir Müslümanın üzerine çullandığını gördüm. Müşriğin hemen arkasından omzuna bir kılıç vurdum ve zırhını parçaladım. Adam, geri dönüp bana da saldırdı ve beni öyle bir kucaklayıp sıktı ki neredeyse ölecektim. O arada adamın eceli geldi, öldü ve ben de kurtuldum. Koştum Hz. Ömer’in yanına ve: “İnsanların durumu nedir 97 İbn Kesîr, el-Bidâye 4/318. Hayatu's-Sahabe 450 böyle?” dedim. “Allah’ın emridir.” karşılığını verdi. Bu konuşmadan sonra, dağılmaya başlayan Müslüman askerler toparlandılar; yeni bir hamle ile savaşı kazandılar. Zaferden sonra, Allah Resûlü oturdu ve “Kim birini öldürür ve buna dair şahit getirirse o maktulün üzerindeki şahsî eşyalar öldürene aittir.” buyurdu. Allah Resûlünün bu sözleri üzerine kalktım ve “Kim benim için şahitlik yapar?” diye sorup yerime oturdum. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), aynı sözleri tekrar etti. Ben de kalktım, “Kim bana şahitlik yapar?” deyip oturdum. Resûlullah, yine aynı sözleri söyledi. Ben yine kalkmıştım ki Efendimiz: “Ey Ebû Katâde, senin neyin var?” diye sordu. Ben de, kendilerine durumu arz ettim. Birisi çıktı ve: “Ebû Katâde doğru söylüyor, öldürdüğü müşriğin eşyaları benim yanımda. Benim adıma onun rızasını al.” dedi. Hemen Hz. Ebû Bekir söze karıştı ve: “Yok, olmaz vallahi! Eğer Allah Resûlü, o maktulün eşyalarını sana verirse Allah ve Resûlü uğrunda savaşan mücahitlerden birine göz göre göre haksızlık etmiş olur!” dedi. Peygamber Efendimiz: “Ebû Bekir doğru söyledi. O maktulün eşyalarını Ebû Katâde’ye vermelisin!” dedi. Adam da, onları bana verdi. Ben de, onlarla Benî Seleme yurdunda bir hurmalık satın aldım. İslâm dinine girdikten sonra edindiğim ilk mülk, işte bu hurmalık oldu.98
Hz. Ömer’in, Hac İçin Gelenlere Valileri Hakkında Söyledikleri
Hz. Ömer’in, Hac İçin Gelenlere Valileri Hakkında Söyledikleri Atâ (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Ömer (radıyallahu anh), valilerine hac mevsiminde yanına gelmelerini emreder ve halk da toplandığı zaman insanlara şöyle söylerdi: “Ey insanlar! Ben valilerimi 106 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 15/146 (40201) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 457 sizi dövsünler, mallarınızı alsınlar, namuslarınıza tecavüz etsinler diye göndermedim. Onları, aranızda dirlik ve düzeni sağlamaları, ganimetlerinizi bölüştürmeleri için gönderdim. Kendisine başka türlü davranılan biri varsa kalksın, söylesin.” Bir sene, Hz. Ömer halkı yine böyle topladı ve onlara valilerinden şikâyetlerinin olup olmadığını sordu. Bunun üzerine, bir adam kalktı ve: “Ey Müminlerin Emîri, senin falan valin bana yüz kamçı vurdu.” dedi. Hz. Ömer, adamın şikâyet ettiği valiye dönerek: “Onu neden dövdün?” diye valiyi azarladıktan sonra dövülen şahsa; “Kalk ve ona kısas tatbik et.” dedi. Hz. Ömer, bu emri verince Amr b. Âs kalktı ve: “Ey Müminlerin Emîri, eğer bunu yaparsan şikâyetler çoğalır. Bu, senden sonra geleceklerin uymak zorunda kalacakları bir âdet olur.” dedi. Hz. Ömer: “Allah Resûlünün kendisi hakkında kısas tatbik ettirmeye kalkıştığını görmüş biri olarak nasıl kısas yaptırmam, hiç öyle şey olur mu ?” dedi. Amr: “Öyleyse sen o adamı bize bırak, biz onu razı ederiz.” dedi. Hz. Ömer: “Peki size bırakıyorum, onu hoşnut edin.” buyurdu. Bunun üzerine, vurulan her kamçıya karşılık iki dinar fidye vermek suretiyle iki yüz dinara adamı razı ettiler.”107
Hz. Ömer’in Bahreyn Valisini Azarlaması
Hz. Ömer’in Bahreyn Valisini Azarlaması Yezîd b. Ebî Mansûr anlatıyor: Bahreyn valisi İbnü’l-Cârûd, Müslümanların düşmanıyla yazışma yaptığına veya düşmanlara sığınma niyetinde olduğuna dair aleyhinde kesin deliller bulunan “Ediryâs” adında birinin boynunu vurdurmuştu. Ediryâs öldürülürken, “Ey Ömer, neredesin? Ey Ömer, yetiş?” diye feryat etmişti. Hz. Ömer durumu öğrenince Bahreyn valisine mektup yazdı ve onu Medine’ye çağırdı. Hz. Ömer elinde bir mızrak ile beklerken vali, Hz. Ömer’in yanına geldi. Hz. Ömer: “Evet, Ediryâs! Evet, Ediryâs!” diyerek elindeki mızrağı kaldırıp valinin sakalına vurdu. Vali: “Ey Müminlerin Emîri! O, Müslümanların gizli hâllerini düşmana yazan ve onlara katılma niyetinde olan biriydi.” dedi. Hz. Ömer: “Demek, sen onu düşman tarafına geçmeye niyetlendiği için öldürdün, öyle mi? Hangimiz, suç işlemeyi gönlümüzden geçirmiyoruz ki! Eğer vali öldürmenin âdet hâline getirilmesinden çekinmeseydim, ona karşılık seni şimdi öldürürdüm!” dedi.109 108 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 12/873 (36010) 109 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 15/135 (40168) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 459 Aynı Konuda Zeyd b. Vehb’in Hadisi “Bir gün Hz. Ömer (radıyallahu anh), ellerini kulaklarına koymuş vaziyette: “Evet, ben buradayım? Evet, ben buradayım!” diyerek dışarı çıktı. Oradakiler, “Ömer’in nesi var?” diye sordular. Ömer’in yakınlarından birisi şunları anlattı: “Komutanlarından birinden mesaj geldi: İslâm ordusu bir nehirden geçememiş, gemi de bulamamış. Komutan, ‘Bize nehrin derinliğini bilen bir adam bulun.’ demiş, onlar da ihtiyar birini getirmişler. Hava da çok soğukmuş. İhtiyar, ‘Ben soğuktan korkuyorum.’ demişse de komutan onu zorlayıp nehre sokmuş. Adam soğuğa dayanamamış, ‘Yâ Ömer, neredesin?’ diye feryat ederek boğulmuş ve ölmüş. Hz. Ömer durumu öğrenince, komutanın Medine’ye gelmesini mektupla emretti. Komutan geldi. Hz. Ömer, birkaç gün adamın yüzüne bile bakmadı. Birisine kızdığında hep böyle davranırdı. Komutana: ’Öldürdüğün adam ne yapmıştı?’ diye sordu. ‘Ey Müminlerin Emîri, onu öldürmek kastında değildim. Nehirden geçebilecek bir yer bulamayınca, suyun derinliğini öğrenmek istemiştik. Üstelik şu şu yerleri de fethettik.’ dedi. Hz. Ömer: ‘Benim gözümde bir Müslümanın hayatı, getirdiğin her şeyden daha hayırlıdır! Eğer bir sünnet ve teâmül olacağından endişe duymasaydım, senin boynunu vururdum. Haydi git ve ölen adamın yakınlarına diyetini ver. Çık git buradan, seni bir daha görmeyeyim!’ dedi.”110
HAZRETİ OSMAN’IN ADALETİ
HAZRETİ OSMAN’IN ADALETİ
Hz. Osman’la Kölesi Arasında Geçen Bir Hadise Ebu’l-Furât anlatıyor: Hz. Osman’ın (radıyallahu anh) bir kölesi vardı. Bir gün, Müminlerin Emîri Hz. Osman, kölesine: “Senin kulağını çekmiştim, bana kısas uygula!” dedi. Köle, Hz. Osman’- ın kulağını tutup çekmeye başladı. Hz. Osman: “Sertçe bük. Bu dünyada kısas yapılınca artık ahirette tekrar kısas yapılmayacak!” dedi.120 Hz. Osman’ın, Bir Güvercin Hakkında Verdiği Adilane Karar Nâfi b. Abdülhâris anlatıyor: Hz. Ömer (radıyallahu anh) Mekke’ye gelmişti. Cuma günü Dârü’n-Nedve’ye girdi, Mescid-i Haram’a yakın olmak istemişti. Yeleğini, içeride bir yere astı. Bir güvercin gelip yeleğinin üzerine kondu. Pisletmemesi için güvercini ürkü119 Beyhakî, Sünen 10/88 (19953) 120 Muhammed Rızâ, Osman b. Afvân 1/37 Hayatu's-Sahabe 466 terek uçurdu, o da başka bir yere kondu. Güvercinin konduğu yere, bir yılan geldi ve güvercini sokarak öldürdü. Hz. Ömer cuma namazını kıldırınca, ben ve Hz. Osman onun yanına girdik. Bize: “Bugün yaptığım bir şey hakkında hüküm verin!” diyerek hadiseyi anlattı: “Aslında, kuş emin bir yerdeydi. Ben onu uçurdum, o da gitti ve ölümün kucağına düştü. Buna, ben sebep oldum.” O sırada, ben araya girdim ve Hz. Osman’a (radıyallahu anh): “Müminlerin Emîrinin üç yaşında, boz bir keçi kurban etmesine hükmetmeye ne dersin” dedim. Hz. Osman: “Evet, ben de aynı görüşteyim!” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, bu evsafta bir keçinin kurban edilmesini istedi.121 HAZRETİ ALİ’Nİ
Hz. Osman’la Kölesi Arasında Geçen Bir Hadise Ebu’l-Furât anlatıyor: Hz. Osman’ın (radıyallahu anh) bir kölesi vardı. Bir gün, Müminlerin Emîri Hz. Osman, kölesine: “Senin kulağını çekmiştim, bana kısas uygula!” dedi. Köle, Hz. Osman’- ın kulağını tutup çekmeye başladı. Hz. Osman: “Sertçe bük. Bu dünyada kısas yapılınca artık ahirette tekrar kısas yapılmayacak!” dedi.120 Hz. Osman’ın, Bir Güvercin Hakkında Verdiği Adilane Karar Nâfi b. Abdülhâris anlatıyor: Hz. Ömer (radıyallahu anh) Mekke’ye gelmişti. Cuma günü Dârü’n-Nedve’ye girdi, Mescid-i Haram’a yakın olmak istemişti. Yeleğini, içeride bir yere astı. Bir güvercin gelip yeleğinin üzerine kondu. Pisletmemesi için güvercini ürkü119 Beyhakî, Sünen 10/88 (19953) 120 Muhammed Rızâ, Osman b. Afvân 1/37 Hayatu's-Sahabe 466 terek uçurdu, o da başka bir yere kondu. Güvercinin konduğu yere, bir yılan geldi ve güvercini sokarak öldürdü. Hz. Ömer cuma namazını kıldırınca, ben ve Hz. Osman onun yanına girdik. Bize: “Bugün yaptığım bir şey hakkında hüküm verin!” diyerek hadiseyi anlattı: “Aslında, kuş emin bir yerdeydi. Ben onu uçurdum, o da gitti ve ölümün kucağına düştü. Buna, ben sebep oldum.” O sırada, ben araya girdim ve Hz. Osman’a (radıyallahu anh): “Müminlerin Emîrinin üç yaşında, boz bir keçi kurban etmesine hükmetmeye ne dersin” dedim. Hz. Osman: “Evet, ben de aynı görüşteyim!” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, bu evsafta bir keçinin kurban edilmesini istedi.121 HAZRETİ ALİ’Nİ
HAZRETİ ALİ’NİN ADALETİ
HAZRETİ ALİ’NİN ADALETİ
Hz. Ali’nin, İsfahan’dan Gelen Malları Paylaştırması Küleyb anlatıyor: Hz. Ali’ye, İsfahan’dan ganimet malları gelmişti. Bunları, yedi eşit parçaya ayırdı. Bu mallar arasında, bir de somun ekmek vardı; onu da yedi parça edip her bir parçayı, yedi hisseye ayırdığı mallar üzerine tek tek koydu. Sonra, yedi kumandanını çağırdı, kura usulüyle malları onlara teslim etti.”122 Hz. Ali ile Arap Bir Kadın Arasında Geçen Konuşma İsa b. Abdullah el-Hâşimî şöyle anlatmıştır: Hz. Ali’ye iki kadın geldi; kadınlardan biri Arap, diğeri de onun azatlı cariyesi/hizmetçisi idi. Hz. Ali’den bir şeyler istiyorlardı. Hz. Ali, her birine altmışar ölçek buğday ve kırkar dirhem de para verilmesini emretti. Hizmetçi, kendisine verilenleri alıp gittikten sonra diğer kadın: “Ey Müminlerin Emîri, bana da mı hizmetçime verdiğin kadar veriyorsun? Hâlbuki ben bir Arap 121 Beyhakî, Sünen 5/205 (9782) 122 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 5/940 (14347) Ashâb- ı Kirâm' ı n Birlik ve Beraberli ğ e Verdi ğ i Önem 467 hanımıyım, o ise benim hizmetçim!” dedi. Hz. Ali (radıyallahu anh), o kadına şu cevabı verdi: “Ben, Allah’ın kitabı Kur’ân’ı inceledim; İsmail Peygamberin soyundan gelenlerin, İshak Peygamberin neslinden gelenlere üstün tutulduklarına dair bir hükme rastlamadım!”123 Hz. Ali ile Ca’de b. Hübeyre Arasında Geçen Bir Diyalog Ali b. Rebîa anlatıyor: Ca’de b. Hübeyre, Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) yanına geldi ve: “Ey Müminlerin Emîri! Yanına, seni kendi canından, ailesinden ve malından çok seven biri geliyor; bir de elinden gelse seni boğazlayacak ikinci bir adam geliyor. Sen ise tutuyorsun, sana kin besleyen adamın lehine ve seni sevenin aleyhine hüküm veriyorsun?” dedi. Hz. Ali, Ca’de’nin göğsüne bir vurdu ve: “Eğer iş nefsime ve hislerime kalsaydı, belki dediğin gibi yapardım; ama Allah’a ait bir hak söz konusu olunca, senin dediğin gibi asla yapamam!” buyurdu.12
Kaydol:
Yorumlar (Atom)