pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 HAYATÜ SSAHABE 1. BÖLÜM: İÇİN
İÇİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İÇİN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2022 Pazar

PEYGAMBERİMİZİN İSLÂM’A DAVET İÇİN YAYA OLARAK YOLCULUK YAPMASI

 

9. PEYGAMBERİMİZİN İSLÂM’A DAVET İÇİN YAYA OLARAK YOLCULUK YAPMASI Yürüyerek Tâif’e Gidişi Abdullah b. Ca’fer (radıyallahu anh) şöyle anlatıyor: “Ebû Tâlib vefat edince Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yürüyerek Tâif ’e gitti. Onları İslâm’a çağırdı, ama onlar davetini kabul etmediler. Geri döndü. Bir ağacın gölgesi altında istirahat edip iki rekât namaz kıldı, şu dua ile durumunu Allah’a arz etti: “İlâhî! Zayıflığımı, insanlar karşısındaki çaresizliğimi ancak sana arz ve şikâyet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbim! Sensin Erhamü’r-Râhimîn! Beni kime bırakıyorsun? Bana kötü muamelede bulunacak düşmana mı, yoksa akrabam olan bir kısım idarecilere mi? 63 İbn Kesîr, el-Bidâye 6/125 Allah'a ve Resûlüne Davet 87 İlâhî! Eğer bana kızmadıysan hiçbir şeyden gam yemem. Şu var ki senin affediciliğin benim için sınırsız ve çok geniştir. Ey Allah’ım! Öfkene maruz kalmaktan yahut hoşnutsuzluğunu kazanmaktan, Senin, karanlıkları aydınlatan, dünya ve âhiret işlerinin dirlik-düzenini temin eden Zatına sığınıyorum. Allah’ım! Benden razı oluncaya kadar senin afvını diliyor ve dileniyorum. Senden bağımsız hiçbir güç ve kuvvet yoktur, bütün güç ve kuvvet sendendir.”64

PEYGAMBERİMİZİN İSLÂM’A DAVET İÇİN KRALLARA MEKTUPLAR GÖNDERMESİ

 

13. PEYGAMBERİMİZİN İSLÂM’A DAVET İÇİN KRALLARA MEKTUPLAR GÖNDERMESİ Allah Resûlünün, Sahabilerini İslâm’ı Yayma Yönünde Teşvik Etmesi Misver b. Mahreme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir gün Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ashâbının yanına geldi ve: “Allah Teâlâ beni topyekûn insanlara rahmet olarak gönderdi. O hâlde -Allah sizi bağışlasın- benim adıma İslâm’ı tebliğ vazifesini yerine getirin. İsa Peygamberin huzurunda ihtilâfa düşen Havarileri gibi ayrılığa düşmeyin. Çünkü, benim sizi çağırdığım gibi, İsa Peygamber de Havarilerine çağrıda bulunmuştu; ama onlar uzak yerlere gitmek istememişlerdi. Meryem’in oğlu İsa, Cenâb-ı Hakk’a bu durumu şikâyet eder tarzda arz etti. Bunun üzerine, onun her bir havarisi Allah’ın lütfuyla kısa zamanda davet etmekle görevli olduğu toplumun dilini konuşabilir hale geliverdi. İsa (aleyhisselâm): “Bu kesin olarak Allah’ın sizden istediği bir vazifedir, hemen yerine getiriniz.” dedi. Sahabiler: “Yâ Resûlallah, bizler de vereceğin her vazifeyi yapacağız, dilediğin yere bizi gönder.” dediler. Onların bu cevapları üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Abdullah b. Hüzâfe’yi (radıyallahu anh) Kisrâ’ya; Selit b. Amr’ı (radıyallahu anh) Yemâme valisi Hevze’ye; Âlâ b. Hadrami’yi (radıyallahu anh) Hecer valisi Münzir b. Sav’a’ya; Amr b. Âs’ı (radıyallahu anh) Umman Melikleri Cülendi’nin iki oğlu Ceyfer ve Ubbâd’a; Dıhyetü’l-Kelbi’yi (radıyallahu anh) Kayser’e; Şücâ b. Vehb Ensâri’yi (radıyallahu anh) Gassanîlerden Münzir b. Hâris’e; Amr b. Ümeyyetü’d-Damrî’yi (radıyallahu anh) de Necâşî’ye gönderdi. Âlâ b. Hadramî hariç bu zevatın hepsi, Allah Resûlü vefat etmeden önce Medine’ye geri döndü. Yalnızca Âlâ b. Hadremi, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vefat ettiği sırada Bahreyn’de bulunuyordu.”74 74 Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 20/8 (12) Allah'a ve Resûlüne Davet 95 İbn Hâcer, Fethü’l-Bâri’de der ki: “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sel lem)’in hayatını inceleyen tarihçiler bu elçiler arasında ayrıca şu isimlerin de bulunduğunu kaydetmişlerdir: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Muhâcir b. Ebi Ümeyye’yi Hâris b. Abdi Külâl’e, Cerîr’i (radıyallahu anh) Zü’l-Kela’a; Saib’i (radıyallahu anh) Müseylime’ye; Hatıb b. Ebî Beltea’yı (radıyallahu anh) da Mukavkıs’a göndermiştir.”75 Peygamberimizin, Habeş Meliki Necâşî’ye Mektubu İbn İshak anlatıyor: “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Ca’fer b. Ebî Tâlib ile arkadaşlarının durumlarını görüşmek üzere, Amr b. Ümeyyetü’d-Damri’yi (radıyallahu anh) bir mektupla Necâşî’ye gönderdi. Mektupta şunlar yazılıydı: “Bismillâhirrahmânirrahîm! Allah’ın Resûlü Muhammed’den Habeş Meliki Necâşî Asham’a. Selâm sana. Seni tanıdığım için Melik, Kuddûs, Mü’min, Müheymin sıfatlarının sahibi Allah’a hamd ü senalar olsun. Şe hâdet ederim ki İsa (aleyhisselâm), Allah tarafından gelen bir ruh, Cenâb-ı Hakk’ın bâkire, temiz, iffetli Meryem’e emanet ettiği bir kelimesidir. Meryem, İsa’ya hamile kalmıştır. Allah Teâlâ, Âdem’i kendi eliyle yaratıp ona ruhundan üflediği gibi, İsa’yı da kendi ruhundan halketmiştir. Seni; bir olan, ortağı bulunmayan Allah’a, O’na itaata devam etmeye, bana uymaya, bana ve getirdiklerime iman etmeye davet ediyorum. Hakikat şu ki, ben, Allah elçisiyim. Sana Müslümanlardan birkaç kişiyle birlikte amcamın oğlu Ca’fer’i gönderdim, yanına geldiklerinde onları ağırla, zorbalıktan vazgeç. Seni ve askerlerini Allah’ın dinine çağırıyorum. Ben tebliğimi ettim, öğüdümü verdim. Siz de gereğini yerine getiriniz. Selâm, hidayete tâbî olanlara olsun.”76 75 İbn Hacer, Fethu’l-Bârî 8/128 76 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/83 Hayatu's-Sahabe 96 Necâşî’nin Peygamberimize Gönderdiği Mektup “Bismillâhirrahmânirrahim! Ebcer oğlu Necâşî Ashâm’dan Allah’ın Resûlü Muhammed’e: “Ey Allah tarafından gelen Peygamber, selâm sana! Allah’ın rahmeti ve bereketleri seninle olsun! Beni İslâm’a hidayet eden Allah’tan başka ilâh yoktur. Yâ Resûlallah, İsa (aleyhisselâm) ile alâkalı mektubun bana ulaştı. Göğün ve yerin Rabbine yemin ederim ki hakikaten, İsa senin söylediklerinden daha fazla özelliğe sahip değildir. Bize gönderdiğini tanıdık, amcaoğlunla arkadaşlarını ağırladık. Şehadet ediyorum ki sen, Allah’ın doğru ve doğrulanmış Resûlüsün. Sana ve amcaoğluna biat ettim. Onun vasıtasıyla, âlemlerin Rabbi Allah’a teslim oldum. Ey Allah’ın Peygamberi, oğlum Berihâ’yı da sana gönderdim. Ben ancak kendi aileme sahip çıkabilirim. Başkalarına söz geçiremem. Sana gelmemi istersen bunu da yaparım. Yâ Resûlallah! Şehâdet ediyorum ki söylediklerin hak ve gerçektir.”77 Peygamberimizin Rum Kralı Kayser’e Mektubu Dıhyetü’l-Kelbî (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir mektupla beni, Kayser’e gönderdi. Kayser’in huzuruna varıp mektubu verdim. O esnada Kayser’in yanında kırmızı yüzlü, mavi gözlü, düz saçlı biraderzâdesi oturuyordu. Kayser, “Allah’ın Resûlü Muhammed’den, Rum’un sahibi Hirakl’e” diye başlayan mektubu okumağa başlayınca, yeğeni kızarak: “Böyle bir mektup okunmaz!” dedi. Kayser: “Niçin?” diye sorunca, “Çünkü önce kendi adıyla başlamış, sonra ‘Rum ülkesinin sahibi’ diye yazmış, ‘Rum Kralı’ dememiş!” dedi. Kayser: “Mutlaka okuyacaksın!” emrini verdi. Mektup okunmaya başlayınca, huzurundakiler dışarı çıktı. 77 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/83. Allah'a ve Resûlüne Davet 97 Kayser, beni yanına aldı, piskoposa da haber gönderdi ve o da hemen geldi. Kayser, ona durumu bildirip mektubu okutunca, Piskopos: “Bu, bizim hep yolunu gözlediğimiz, İsa’nın da bize müjdelediği zattır.” dedi. Kayser: “Peki şimdi bana ne yapmamı önerirsin?” dedi. Piskopos: “Ben O’nu tasdik ediyor ve O’na artık ona tâbi oluyorum.” dedi. Kayser: “Ben senin gibi yaparsam saltanatım elimden gider.” diye cevap verdi. Sonra biz yanından ayrıldık. O sıralarda Ebû Süfyân da oradaydı. Kayser, Ebû Süfyân’a haber göndererek onu yanına çağırdı. Ebû Süfyân gelince Kayser, ona tercümanı vasıtasıyla: “Sizin yurdunuzda ortaya çıkan o adamdan bana haber ver, kimdir o?” dedi. Ebû Süfyân: “Genç birisidir.” diye cevap verdi. Sonra aralarında şu konuşma geçti: Kayser: “Aranızda soyu ve asaleti nasıldır?” Ebû Süfyan: “Soyca hiçbirimiz ondan üstün değiliz!” Kayser: “İşte bu peygamberlik alâmetidir. Peki, doğruluğu nasıldır?” Ebû Süfyan: “Hiçbir zaman yalan söylememiştir.” Kayser: “Bu da nübüvvet nişânesidir! Pekâlâ, arkadaşlarınızdan O’na tâbi olup da sonra sizin dininize geri dönen oldu mu?” Ebû Süfyan: “Hayır, olmadı.” Kayser: “Bu da bir peygamberlik alâmetidir. Arkadaşlarıyla birlikte savaşırken bazen yenildiği olur mu?” Ebû Süfyan: “Ona karşı olanlar onunla savaştı. Bazen o, bazen de öbürleri galip geldiler.” Kayser: “Bu da nübüvvet emaresidir.” Hz. Dıhye (radıyallahu anh) der ki: Kayser sonra beni çağırdı ve: “Arkadaşına söyle, ben biliyorum ki o bir peygamberdir, fakat saltanatımı bırakamam.” dedi. Piskopos’un durumuna gelince; her pazar onun yanında top- Hayatu's-Sahabe 98 lanıyorlardı. O da çıkıp onlara konuşuyor, öğüt ve nasihatte bulunuyordu. Bir pazar günü oldu, ama onların yanlarına çıkmadı. Ertesi pazara kadar evinde oturdu. Bu arada yanına gidiyordum; benimle konuşuyor, bana sorular soruyordu. Öteki pazar gelince, Hristiyanlar kendisini beklediler, yine çıkmadı; hasta olduğunu söyledi. Birkaç kere böyle yaptı. Neticede kendisine: “Ya yanımıza çıkarsın yahut biz yanına geliriz ve seni öldürürüz. Bu Arap, yanına geldiğinden beri durumunu beğenmiyoruz.” dediler. Bu baskılar üzerine Piskopos: “Şu mektubu al, arkadaşına git, kendisine selâm söyle! Allah’tan başka ibadete lâyık bir tanrı olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehadet getirdiğimi, kendisine iman ettiğimi, O’nu tasdik ettiğimi, O’na tâbi olduğumu, bu adamların benim bu tutumumu beğenmediklerini, hâsılı ne gördüysen her şeyi kendisine anlat.” deyip Hristiyanların yanlarına çıktı. Onlar da onu öldürdüler.”78 İbn İshak’ın ulemadan bir zattan naklettiğine göre Hirakl, Dıhye’ye şöyle demiş: “Vallahi çok iyi biliyorum ki, senin arkadaşın Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. O, bizim beklediğimiz, kitabımızda niteliklerini okuduğumuz zattır. Ama ben nefsim hesabına Rumlardan korkuyorum. Bu endişem olmasaydı derhâl ona ittibâ ederdim. Piskopos’a git, arkadaşının durumunu ona anlat. Rumlar katında o benden ulu, onların sözü daha geçerlidir.” Bunun üzerine Dıhye piskoposa gitti, durumu haber verdi. O da: “Vallahi arkadaşın Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir. O’nu sıfatları ve adıyla tanıyoruz biz.” dedi. Piskopos daha sonra içeri girdi, sırtındaki elbiseleri çıkardı, beyaz bir elbise giyerek Rumların karşısına çıktı ve kelime-i şehâdet getirdi. Rumlar da üzerine çullanıp onu oracıkta öldürüverdiler.”79 78 Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 5/557(9591) 79 İbn Hacer, el-İsâbe 2/216. Allah'a ve Resûlüne Davet 99 Bu konuda diğer bir rivayet de şöyledir: Saîd b. Ebî Râşid anlatıyor: “Hirakl’ın, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gönderdiği elçisini görmüştüm. Humus’ta komşumdu, neredeyse ölecek derecede ihtiyar biriydi. Kendisine: “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hirakl arasında gelip-giden mektuplar hakkında bana bilgi verir misin?” dedim. “Pekâlâ anlatayım.” deyip söze başladı: “Allah Resûlü Tebûk’e gelmişti. Dıhyetü’l-Kelbî’yi Hirakl’a gönderdi. Resûlullah’ın mektubu gelince Hirakl, Rum keşişleriyle patriklerini yanına çağırdı. Kapıları kapattı ve: “(Peygamberimizi kastederek) O adam gördüğünüz gibi gelmiştir. Haber göndermiş ve beni, şu üç seçenekten birine davet ediyor: Ya onun dinine tâbi olacağız, ya topraklarımızın mülkiyeti bizde kalmak kaydıyla arazimizden çıkan mahsulden kendisine vergi vereceğiz, yahut savaşacağız. Vallahi, siz de okuduğunuz kitaplardan bilirsiniz ki şu ayaklarımın altındaki topraklar O’nun tarafından alınacaktır. Geliniz, ya O’nun dinine tâbi olalım yahut da topraklarımızdan çıkan mahsulden verelim.” dedi. Orada bulunanların tamamı hep birden homurdanıp takkelerini çıkardı ve: “Sen bizi, Hristiyanlığı bırakarak Hicaz’dan gelen şu bedevîye köle olmaya mı çağırıyorsun?” dediler. Hirakl, onların yanından ayrıldıktan sonra halkı aleyhine tahrik edeceklerini, kendisini saltanatından edeceklerini hissedince: “Ben sizin dininize olan bağlılığınızı denemek için böyle söyledim.” dedi. Sonra Hirakl, “Tücîb” kabilesinden Hristiyan Arapların başında bulunan birini çağırarak ona: “Bana, Arap dilini çok iyi bilen, hafızası güçlü bir adam çağır; onun aracılığıyla şu adama, mektubunun cevabını göndereyim.” dedi. Beni getirdiler. Hirakl bana göğüs kemikleri üzerine yazılmış Hayatu's-Sahabe 100 bir mektup verdi ve: “Mektubumu o zata götür, onun konuşmalarını dinlerken de şu üç hususa dikkat et: Bana yazdığı mektuptan bahsedecek mi? Mektubumu okuduğu geceden bahsedecek mi? Bir de sırtına dikkatle bak, seni şüpheye sevk eden bir şey var mı?” diye uyarıda bulundu. Mektubu aldım, yola çıktım, Tebûk’e vardım. Peygamber, bir suyun başında sahâbîleri arasında oturuyordu. “Büyüğünüz nerede?” diye sordum. “İşte, burada.” dediler. O’na doğru yöneldim, yürüyerek varıp Resûlullah’ın önüne oturdum. Mektubu verdim, kucağına koyduktan sonra sordu: “Sen kimlerdensin?” dedi. “Tenûh kabilesinden.” dedim. “Atanız İbrahim’in dini olan Hanîf dinine tâbi olmaya ne dersin?” diye teklifte bulundu. Ben de: “Size bir topluluk tarafından gönderilmiş bir elçiyim ve onların dinindenim. Yanlarına dönmeden o dinden vazgeçemem.” cevabını verdim. Bana “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! lâkin ancak Allah dilediğini doğruya hidayet eder. O, hidayete gelecek olanları pek iyi bilir” (Kasas, 28/56) mealindeki âyeti okudu. (…) 80 Ebû Süfyân ile Rûm Kralı Hirakl’ın Konuşması İbn Abbâs (radıyallahu anh) rivayet ediyor: “Ebû Süfyân’ın bana haber verdiğine göre Peygamberimizin Ebû Süfyân ve Kureyş kâfirleriyle barış antlaşması yaptığı yıllarda, kendisi ticaret için Şam’a giden bir Kureyş kafilesi içinde bulunuyormuş. O sırada, Hirakl haber göndererek Ebû Süfyan’ı huzuruna davet etmiş. Ebû Süfyân ile beraberindekiler Hirakl’ın yanına gelmişler. Ki o zaman Hirakl ile adamları Beytü’l-Makdîs’de imişler. Hirakl onları meclisine çağırmış. Etrafında Rum memleketinin büyükleri varmış. Sonra tercüman istetmiş. Tercüman: “Peygamber 80 Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 8/427 (13894) Allah'a ve Resûlüne Davet 101 olduğunu söyleyen o zata soyca en yakın olanı hanginizdir?” diye sormuş. Ebû Süfyân: “Benim” demiş. Hirakl, “Onu bana yaklaştırın, arkadaşlarını da yaklaştırın; yalnız onun arkasında dursunlar.” dedikten sonra tercümana: “Onlara söyle, (Ebû Süfyan’ı göstererek) ben bu adama o zat hakkında sorular soracağım, bana yalan söylerse arkadaşları onu yalan söylediğini belirtsinler!” dedi. Ebû Süfyân der ki: “Vallahi, arkadaşlarımın ötede beride yalan söylediğimi nakletmelerinden çekinmeseydim onun hakkında yalan uydururdum. Bana ilk sorusu şu oldu: “İçinizde nesebi ve soyu nasıldır?” diye sordu. “İyi bir soydan geliyor.” dedim. “Aranızda ondan evvel bu sözü söylemiş (peygamberlik iddiasında bulunmuş) hiç kimse oldu mu?” diye sordu. “Hayır.” dedim. “Atalarından hükümdar olan var mıydı?” dedi. “Hayır.” dedim. “Ona halkın soyluları mı tâbi oluyor, yoksa zayıfları mı?” diye sordu. “Zayıfları tâbi oluyor.” dedim. “Ona tâbi olanlar artıyor mu, eksiliyor mu?” şeklindeki sorusuna da “Sürekli artıyorlar.” cevabını verdim. “Dinine girdikten sonra, dini beğenmedikleri için geri dönenler var mı?” dedi. “Hayır, yoktur.” dedim. “Peygamberliğini ilân etmeden önce kendisini yalanla suçladığınız oldu mu?” dedi. “Hayır.” dedim. “Verdiği sözden caydığı olur mu?” diye sordu. Ben de: “Hayır, ancak şimdi biz bir süreliğine kendisiyle barış hâlindeyiz, ne yapacağını bilemiyoruz.” dedim. Ebû Süfyân der ki: Bu kelimeler dışında, katıştıracak bir şey bulamadım. Hirakl sormaya devam etti: “Peki, kendisiyle hiç savaştınız mı?” dedi. “Evet.” dedim. “Savaş nasıl sonuçlandı?” diye sordu. “Aramızda harbi nöbetleşe kazanıyoruz; bazen o bizi yeniyor, bazen de biz onu yeniyoruz.” dedim. “ Size ne emrediyor? ” diye sordu. “Tek Allah’a ibadet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, atalarınızın söylediklerini terk edin.” diyor. Bize, namazı, doğruluğu, iffeti, sılâ-i rahimi emrediyor.” cevabını verdim. Hayatu's-Sahabe 102 Hirakl, tercümana dönerek, ona şunları söyle dedi: “Sana o zatın nesebini sordum; sen de soylu olduğunu söyledin. Peygamberler, kavimlerinin soyluları içinden gönderilirler. İçinizde, kendisinden önce bu sözleri söyleyen var mıydı, diye sordum. Yoktur, dedin. Ondan evvel bu sözü söylemiş biri olsaydı, bu da kendisinden önce söylenmiş bir sözü takip ediyor, derdim. Sana, atalarından hükümdar var mıdır, diye sordum. Yoktur, dedin. Şayet ataları arasında hükümdar olsaydı, babasının saltanatı peşinde olan bir adamdır, der ve önemsemezdim. Bu davaya kalkışmadan önce kendisini yalanla ittiham ettiniz mi, dedim. Hayır, cevabını verdin. Ben iyi bilirim ki, insanlara karşı yalan uydurmamış olan biri Allah’a karşı da yalan söyleyemez. Kendisine halkın eşrafı mı yoksa zayıfları mı ittibâ ediyor, diye sordum. Zayıfları, dedin. Evet, peygambere tâbi olanlar da genellikle onlardır. Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı, dedim. Arttıklarını söyledin, iman davası kemâle erinceye kadar hep bu tarzda devam eder. Sana, “Dinine girdikten sonra dinini beğenmeyip irtidat edenler var mı?” dedim. Yoktur, dedin. Zira imanın huzuru gönüllere hâkim olunca böyle olur. Sözünden döner mi, diye sordum. Hayır, karşılığını verdin. Peygamberler de böyledir, insanları aldatmaz, verdikleri sözden caymazlar. Size ne emrediyor, dedim. Allah’a ibadet etmeyi, ona hiçbir şeyi ortak koşmamanızı emrettiğini; putlara tapınmaktan menettiğini, namaz kılmayı, doğru olmayı, iffetli yaşamayı emrettiğini söyledin. Eğer bu dediklerin doğruysa, çok sürmez o zat, şu iki ayağımın bastığı yere sahip olur. O’nun çıkacağını biliyordum. Ama sizden olacağını beklemiyordum. O’nun huzuruna ulaşacağımı bilsem bu uğurda güçlüğe katlanırdım. O’nun yanında olsaydım ayaklarını yıkardım!” Sonra Hirakl, Hz. Dıhye (radıyallahu anh) tarafından Busrâ emirine götürülen, bu emîrin de Hirakl’a ulaştırdığı mektubu istedi. Mektupta şunlar yazılıydı: Allah'a ve Resûlüne Davet 103 “Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla! Allah’ın kulu ve Resûlü Muham med’den Rûm’un büyüğü Hirakl’a. Hidayet yoluna ittibâ edenlere selâm olsun. Sözün özü, seni İslâm’a tâbi olmaya çağırıyorum. Müslüman ol ki, selâmet bulasın, Allah Teâlâ da sana ecrini iki kat versin. Yüz çevirirsen idare ettiğin fakir halkın vebali de sana ait olur. “... Ey Ehl-i kitap! Bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz, müşterek ve âdil şu sözde karar kılalım: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, kimimiz kimimizi Allah’ın yanı sıra rab edinmesin.” Eğer bu daveti reddederlerse: “Bizim, Allah’ın emirlerine itaat eden müminler olduğumuza şahit olun.” deyin. (Âl-i İmran, 3/64) ” Ebû Süfyân der ki: “Hirakl diyeceğini deyip mektubu okuduktan sonra yanında gürültü çoğaldı, sesler yükseldi. Biz de yanından çıkarıldık. Çıkınca arkadaşlarıma: “İbn Ebî Kebşe’nin (Resûlullah’ın süt annesi Halime’nin kocasının lâkabıdır. Kureyş müşrikleri, alay etmek maksadıyla Allah Resûlüne böyle hitap ederlerdi.) işi geçekten önem kazandı. Zira Rum kralı bile O’ndan korkuyor, dedim. Bundan böyle Peygamberin muvaffak olacağına olan inancım, Cenâb-ı Hak gönlüme İslâm’ı sevdirinceye kadar devam etti.” Zamanın İlyâ (Kudüs) valisi, Hirakl’ın dostu, Şam Hristiyanlarının piskoposu İbnü’n- Nâtur şöyle anlatmıştır: “Hirakl’ın, İlyâ’ya geldiği zaman bir gün pek ziyade hüzünlü olduğu görüldü. Patriklerinden biri: “Senin bu hâline bir anlam veremiyoruz.” dedi. Hirakl müneccimdi, yıldızlara bakardı. Onlar, bu sorularını sorunca şöyle dedi: “Yıldızlara baktığımda, sünnet olanların kralının ortaya çıktığını gördüm. Bu bölgedeki milletlerden kimler sünnet oluyor?” diye sordu. “Yahudilerden başka sünnet olan millet yoktur. Onların durumu da seni endişelendirmesin, hâkimiyetin altında bulunan şehir- Hayatu's-Sahabe 104 lerdeki adamlarına mektup yaz, içlerinde bulunan Yahudileri öldürsünler.” dediler. Onlar bu minval üzere konuşurlarken, Hirakl’ın huzuruna Gassan Meliki tarafından gönderilen bir adam getirildi. Bu kişi, Allah Resûlünden haberler sundu. Hirakl, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile alâkalı haberleri alınca şöyle dedi: “Gidin araştırın bakalım, o sünnetli midir, değil midir?” Araştırdılar ve sünnetli olduğunu söylediler. Arapların durumunu sordu. Onlar da sünnet oluyorlar, denildi. Hirakl: “Bu ümmetin meliki işte bu zattır, ortaya çıkmıştır!” dedi. Sonra Hirakl, Roma- ’da ilim bakımından kendi dengi olan bir dostuna mektup yazıp Humus’a gitti. Humus’tan ayrılmadan dostundan bir mektup aldı. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zuhuruna ilişkin görüşlerinde Hirakl’ın fikrine katıldığını, O’nun peygamber olduğunu söylüyordu. Bunun üzerine Hirakl, Humus’ta bulunan bir sarayına Rumların önde gelenlerini davet etti. Sonra emretti, kapılar kapatıldı. Akabinde yüksek bir yere çıktı ve: “Ey Rum cemaati, dünya ve ukba saadetine var mısınız? Mülkünüzün elinizde kalmasını istiyorsanız, bu peygambere tâbi olunuz!” diye hitap etti. Oradakiler bir şeyden ürken zebralar gibi kapılara doğru koşuştular. Ancak kapıların kapatıldığını gördüler. Hirakl onların nefretlerine şahit olup iman etmelerinden ümidini kesince, vazifelilere: “Bunların yönünü bana çeviriniz.” diye emretti. Sonra onlara: “Az evvelki sözlerimi dininize olan bağlılığınızı denemek için söyledim ve bunu da gözlerimle gördüm.” dedi. Oradakiler, memnun kaldıklarını beyan ederek huzurunda hürmetle eğildiler. İşte, Hirakl’ın son durumu bundan ibarettir.”81 81 İbn Kesîr, el-Bidâye 4/266 Allah'a ve Resûlüne Davet 105 Peygamberimizin İran Meliki Kisrâ’ya Mektubu Ebû Seleme b. Abdurrahman (radıyallahu anh) anlatıyor: “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mektubu Kisrâ’ya ulaşınca, Kisra mektubu okur okumaz parçaladı. Sonra Yemen’deki valisi Bâzân’a, “Hicaz’daki şu adamın yanına iki güçlü adamını gönder de O’nu alıp bana getirsinler.” diye yazdı. Bâzân da kendi yardımcısı, vekili ve akıllı bir kâtip olan Ebânuh’u Farsça bir mektupla Allah Resûlüne gönderdi. Yanına da “Ced Cemire” adında İranlı bir şahsı yoldaş olarak verdi. Yazdığı mektupta Allah Resûlünün onlarla birlikte Kisrâ’nın yanına gitmesini emrediyordu. Vekiline de şöyle dedi: “O adama bak, neyin nesidir? Kendisiyle konuş, bana ondan haber getir.” Adamlar yola çıktılar. Tâif ’e varınca orada Kureyşli tüccarlarla karşılaştılar. Onlara Allah Resûlünü sordular. Oradakiler, Yesrip’te ( yani Medine’de) olduğunu söylediler. Kureyş müşrikleri (Kisrâ’nın işe karışmasından dolayı) sevindiler ve birbirlerine: “Kisrâ belâsını verir, artık bizim adamdan kurtuldunuz!” dediler. O iki kişi Tâif ’ten çıkıp Medine’ye geldi. Allah Resûlünün yanına vardı. Ebânûh, Allah Resûlüne: “Kisrâ, Bâzân’a mektup yazdı. Sana, seni kendisine götürecek adamlar göndermesini emretmişti. Bâzân da beraberimde gelmen için beni sana gönderdi.” dedi. Resûlullah: “Haydi siz şimdi gidin de, yarın gelin görüşelim.” buyurdu. Ertesi gün bu iki kişi Resûlullah’ın huzuruna geldiğinde Peygamberimiz onlara Allah Teâlâ’nın, Kisrâ’yı filân ayın filân gecesinde oğlu Şireveyh’i başına musallat ederek öldürdüğünü haber verdi. O iki zat: “Ne dediğinin farkında mısın? Peki bunu Bâzân’a mektupla bildirelim mi?” dediler. Allah Resûlü: “Evet, yazınız. Kendisine ayrıca şunu da söyleyiniz: Müslüman olursan elinin altındakileri sana veririm.” Hayatu's-Sahabe 106 Sonra Allah Resûlü, kendisine hediye edilen, içinde altın ve gümüş olan bir kuşağı Ced Cemire’ye verdi. Bu iki kişi, geri dönüp Bâzân’ın yanına vardı, durumu kendisine haber verdi. Bâzân: “Vallahi, bunlar bir hükümdarın sözleri değildir. Söylediklerinin neticesini ve doğru olup olmadığını bekleyeceğiz.” dedi. Çok sürmedi, Şireveyh’ten bir mektup aldı. Şunları yazıyordu: “Fars halkının menfaati için Kisrâ’yı öldürdüm. Çünkü o, Farsların soylularını katlediyordu. Benim adıma, tarafında bulunanların bağlılıklarını kabul et. Kisrâ’nın sana yazıp da yanına göndermeni istediği adama (yani Hz. Peygambere) karşı sakın çirkin söz ve davranışta bulunma!” Bâzân mektubu okuyunca: “Bu adam, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir.” deyip Müslüman oldu. Bunun üzerine, Yemen’de bulunan Farsların bütün eşrafı İslâm’a girdi.”82 Peygamberimizin İskenderiye Meliki Mukavkıs’a Mektubu Abdullah b. Abdülkârî (radıyallahu anh) şöyle demiştir: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hatıb b. Ebi Beltea’yı (radıyallahu anh) İskenderiye’nin büyüğü Mukavkıs’a gönderdi. Peygamberimizin mektubu kendisine ulaşınca Mukavkıs mübarek mektubu öptü. Hatıb’a ikramda bulundu, onu güzelce ağırladı. Sonra bir elbise, koşumuyla birlikte bir katır ve iki cariye (Bu iki cariyeden biri olan Mâriye, Efendimizin oğlu İbrahim’in annesidir.) ile birlikte Hatıb’ı Peygamber Efendimizin yanına uğurladı.” Diğer cariyeyi de Allah Resûlü, Muhammed b. Kays el-Abdi’ye hediye etmiştir.83 Hatıb b. Ebî Beltea (radıyallahu anh) anlatıyor: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) beni İskenderiye meliki Mukavkıs’a gönderdi. Değerli mektubu götürüp verdiğimde Mukavkıs beni 82 İbn Hacer, el-İsâbe 1/259. 83 İbn Kesîr, Sîre 3/514 Allah'a ve Resûlüne Davet 107 kendi evinde misafir etti. Bir süre yanında kaldım. Bir gün yüksek düzeydeki memurlarını toplayıp beni de çağırdı ve bana: “Sana bazı şeyler soracağım, beni anlayacağını ümit ederim.” dedi. “Pekâlâ buyurun sorun.” dedim. “Bana şunu açıkça söyle: Senin büyüğün olan zat Peygamber değil mi?” diye sorunca “Evet, o Allah’ın Resûlüdür.” dedim. “Peki, kavmi onu memleketinden çıkardıklarında neden helak olmaları için onlara beddua etmedi?” dedi. Ona: “Sen Meryem oğlu İsa’nın Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet ediyorsun değil mi?” diye sordum. “Elbette şehadet ediyorum.” dedi. “Pekâlâ, kavmi Hz. İsa’yı (aleyhisselâm) yakalayıp asmak istediklerinde Hz. İsa onları helak etmesi için neden Allah’a yalvarmadı da, Cenâb-ı Hak kendisini dünya semâsına kaldırdı?” diye sordum. Bunun üzerine bana: “Sen, gerçekten hikmet sahibi bir zatın yanından gelen hikmet ehli bir adammışsın! İşte şunlar da hediyeler... Bunları seninle Muhammed’e gönderiyorum. Ayrıca güvende olduğun yere kadar sana refakat etmeleri için yanına korumalar da veriyorum.” dedi. Hatıb der ki: “Mukavkıs, Allah Resûlüne birtakım hediyelerle birlikte üç cariye hediye etti. Bunlardan biri, sonraları Peygamberimizin eşi olma şerefini kazanarak Allah Resûlünün oğlu İbrahim’i dünyaya getirmiştir. Bir tanesini de Efendimiz, ünlü şair Hassan b. Sabit el-Ensâri’ye armağan etmiştir.”84 Peygamberimizin Necrân Halkına Gönderdiği Mektup Beyhakî, Yunus b. Bükeyr’den nakleder: “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine Neml sûresi indirilmeden önce Necrân halkına bir mektup yazdı. Mektup mealen şöyledir: “İbrahim, İshak ve Yakub’un ilâhının adıyla. Allah’ın Resûlü Muhammed’den, Necrân piskoposuna ve tüm 84 İbn Kesîr, el-Bidâye 4/272. Hayatu's-Sahabe 108 Necrânlılara. Sizlere selam, İbrahim, İshak ve Yakub’un ilâhına da hamd ederim. Sizleri, kullara kulluktan Allah’a kulluk etmeye davet ediyorum. Kulların dostluk ve himayelerinden Allah’a dost olmaya ve O’nun himayesine girmeye çağırıyorum. Şayet bunu kabul etmezseniz cizye verirsiniz. Cizye vermekten de kaçınırsanız sizinle harp ilân edeceğimi bilesiniz. Selâm!” Piskopos mektubu okuyunca endişeye kapıldı, bir hayli korktu. Hemen Necrân halkından Hemdânlı Şürahbil b. Vedâa denilen adama başvurdu. Genellikle büyük bir sıkıntıya maruz kaldığında Necrân halkı; Eyhem, Seyyid, Âkıb unvanlı üç büyük reislerine müracaat etmeden önce ona başvururlardı. Piskopos, Resûlullah’ın mektubunu Şürahbil’e verdi. O da okudu. Piskopos: “Söyle Ebû Meryem, görüşün nedir?” diye sordu. Şurahbil: “Cenâb-ı Hakk’ın, İbrahim (aleyhisselâm) oğlu İsmail’in soyundan bir peygamber geleceğini vadettiğini biliyorum. Belki de bu adam o vadedilen peygamberdir. Nübüvvet hususunda bir fikir beyan edecek durumda değilim. Dünya işleriyle alâkalı bir mesele olsaydı sana yol göstermeye çalışırdım.” dedi. Piskopos: “O hâlde şöyle yan tarafa geç ve otur.” dedi. O da, oturdu. Sonra piskopos, Necrân halkından Hımyer kabilesinin Zî-Esbah boyundan Abdullah b. Şürahbil denilen zatı çağırdı. Ona da fikirlerini sordu. O da aynı cevabı verdi. Piskopos: “Geç, sen de bir kenara otur.” dedi. O da oturdu. Bu kez, piskopos yine Necrân halkından Cebbar b. Feyz’i davet etti. Ona da görüşlerini sordu. O da ötekilerin söylediklerine benzer şeyler söyledi. Piskopos: “Şöyle geç, otur.” dedi. O da oturdu. Hepsi aynı görüşte ittifak edince piskopos çanların çalınmasını, ateşlerin yakılmasını, manastırlara bayrakların çekilmesini emretti. Gündüzleri mühim bir hâdise ile karşılaştıklarında, böyle yaparlardı. Geceleyin ani bir haber aldıklarında (bayrak görülemeyeceği Allah'a ve Resûlüne Davet 109 için) yalnız çanları çalar, manastır kulelerinde ateş yakarlardı. İşte o gün çanlar çalıp bayraklar asılınca vadinin aşağısında, yukarısında oturan bütün halk hemen toplanıverdi. Vadinin uzunluğu, süratli bir atın hızıyla bir günlük mesafe idi. Bu vadide yetmiş üç köy ve yüz yirmi bin muharip vardı. Piskopos onlara Allah Resûlünden gelen mektubu okuyup onların görüşlerini sordu. İçlerinden görüş beyan edebilecek durumdakilerin düşünceleri özetle şöyleydi: “Şürahbil b. Vedâatü’l-Hemdâni’yi, Abdullah b. Şürahbil elEsbahî’yi ve Cebbar b. Feyz el-Hârisî’yi gönderelim, Resûlullah’- tan bir haber getirsinler.” Heyet yola çıktı. Medine’ye vardıklarında yol elbiselerini çıkarıp Yemen işi pek süslü giysiler giyindiler ve altın yüzüklerini takındılar. Sonra Allah Resûlünün huzuruna varıp O’na selâm verdiler. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) selâmlarına mukabelede bulunmadı. Sırtlarında o süslü elbiseler, parmaklarında altın yüzükler olduğu hâlde, gün boyu kendisi ile konuşmaya çalıştılar. Resûlullah yine iltifat buyurmadı. Bunun üzerine, daha önceden tanıdıkları olan Osman b. Affan ile Abdurrahman b. Avf ’ı aramaya başladılar. Onları bir mecliste Muhâcir ve Ensâr’dan bir grup arasında buldular ve: “Ey Osman, ey Abdurrahman! Peygamberiniz bize mektup yazdı, biz de davetine icabet ederek geldik. Kendisini selâmladık, selâmımızı almadı; gün boyu konuşmaya uğraştık, ağırdan aldı ve bizimle konuşmadı. Fikriniz nedir? Geri mi dönelim?” dediler. Hz. Osman ile Abdurrahman, o mecliste bulunan Hz. Ali’ye: “Ebu’l-Hasen, bu adamların durumu hakkında sen ne dersin?” diye sordular. Hz. Ali: “Şu elbiselerini ve şu yüzüklerini çıkarıp yol elbiselerini giyerek yeniden Allah Resûlünün huzuruna gitmelerini tavsiye ederim.” dedi. Adamlar da öyle yaptılar. Sonra varıp Allah Resûlüne selâm verdiler. Efendimiz selâmlarını aldı ve: “Beni hak ile gönderen Rabbime yemin ederim ki, ilk geliş- Hayatu's-Sahabe 110 lerinde şeytan yanlarındaydı.” buyurdu. Daha sonra Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara, onlar da Allah Resûlüne sürekli sorular yönelttiler. Sonunda Resûlullah’a: “İsa hakkında ne dersin? Biz Hristiyanız, kavmimize döneceğiz. Eğer peygamber isen, İsa hakkında senden bir şeyler duymak bizi memnun eder.” dediler. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Şu anda yanımda İsa ile alâkalı bir bilgi yoktur. İsa hakkında Rabbimin bana vahyedeceklerini bekleyiniz, gelince size haber veririm.” buyurdu. Ertesi gün Cenâb-ı Hak, şu mealdeki âyetleri indirdi: “Allah yanında İsa’nın durumu, aynen Âdem’in durumu gibidir. Allah Âdem’i topraktan yaratıp “ol” dedi, o da derhâl oluverdi. Hakikat, Rabbinin tarafından gelir. Bunda hiçbir tereddüdün olmasın. Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle Îsâ hakkında tartışmaya girerse, de ki: “Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim.” (Âl-i İmrân, 3/59-61) Bu âyette beyan edilen gerçekleri kabul etmediler. Bunun üzerine Cenâbı Peygamberimiz (Allah’ın emri muktezasınca kendilerini alenen lânetleşmeye çağırdı). Ertesi sabah Allah Resûlü, iki torunu Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i saçaklı kadife yaygısına sarmış; o gün birkaç tane hanımı olmasına rağmen yalnız kızı Fâtıma arkasında olduğu halde mülâane85 için karşıdan göründü. Şürahbil iki arkadaşına: “Bilirsiniz ki Necid vadisinin altındaki ve üstündeki sakinleri toplandığında hepsi benim sözümü dinlerler. Vallahi, ben durumumuzu çok vahim görüyorum. Eğer bu adam gerçekten pey85 Mülâane, karşılıklı olarak lanetleşmek anlamına gelir. Lanete uğramak ise Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmak demektir. (Müt.) Allah'a ve Resûlüne Davet 111 gamber ise Araplar içinde onun gözüne batan, davasını yüzüne çarpan ilk biz olmuş oluruz. Bizi, mal ve ürünlerimizi belâya uğratmadan, ne onun ne de sahâbîlerinin öfkesinden kurtulabiliriz. Hâlbuki Araplar içinde, en yakın komşuları biziz. Bu zat, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber ise kendisiyle lânetleştiğimiz takdirde yeryüzünde bize ait ne bir kıl ne de tırnak kalır! Hepimiz helak oluruz! İşimiz biter!” Arkadaşları: “Peki Ebû Meryem, ne düşünüyorsun öyleyse?” dediler. Ebû Meryem: “O’nu aramızda hakem tayin edelim. O’nu hiç kimseye haksızlık etmeyecek biri olarak görüyorum.” dedi. Arkadaşları: “Sen ve O bu meseleyi halledin o hâlde.” dediler. Şürahbil, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzuruna çıktı ve: “Seninle lânetleşmekten daha iyi bir fikrim var.” dedi. Peygamberimiz: “Nedir o?” diye sordu. Şurahbîl: “Yarın sabaha kadar düşün, hakkımızda ne hüküm verirsen kabulümüzdür. Allah Resûlü: “Ya arkandakilerden seni kınayan biri olursa?” diye sordu. “İki arkadaşıma sorabilirsin.” dedi. Allah Resûlü sordu. Onlar da: “Şürahbil’in fikri olmadan kimse ne vadiye iner, ne de vadiden ayrılır.” cevabını verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz geri döndü, onlarla mülâanede bulunmadı. Ertesi gün, Necrânlılar Allah Resûlüne geldiler. O da onlara şu mealdeki mektubu yazdı: “Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla. Bu, Allah Resûlü Muhammed Peygamberin Necrân halkına -eğer onlar üzerinde yetkisi varsa- sunduğu barış antlaşmasıdır: İhtiyaçlarından artan bütün meyvelerde, altın, gümüş gibi her türlü madende vergi vardır. Ama bu verginin tamamı, her sene bin takımı Receb, bin takımı da Safer ayında verilmek kaydıyla iki bin takım elbise karşılığında kendilerine bırakılmıştır.”86 86 İbn Kesîr, el-Bidâye 5/55 Hayatu's-Sahabe 112 el-Bidâye’deki rivayette şu ziyâdelere rastlıyoruz: “Allah Resûlünün Necrân halkına yazdığı barış antlaşmasına Ebû Süfyân b. Harb, Gaylân b. Amr, Beni Nasr’dan Mâlik b. Avf, Akrâ b. Hâbis el-Hanzalî ve Muğire şahitlik yaptılar. Heyet, mektupları alarak Necrân’a döndü. Necrân piskoposunun Ebû Alkame künyesiyle anılan Bişr b. Muâviye adında bir amcaoğlu vardı. Heyet mektubu piskoposa verdi. Piskopos, mektubu okurken Bişr de piskoposun yanındaydı; birlikte deve üzerinde gezinti yapıyorlardı. O arada Bişr’in devesi tökezleyip yüzükoyun düşünce Bişr, Allah Resûlünün adını anarak: “Allah seni kahretsin!” dedi. Piskopos: “Vallahi sen Allah tarafından gönderilmiş bir peygambere beddua ettin!” dedi. Bişr: “Şüphe yok, vallahi ben şu devemin yularını çözmeden Allah Resûlüne gideceğim.” diyerek devesinin yüzünü Medine istikametine çevirdi. Piskopos da onun peşinden devesini koşturarak: “Beni iyice anlamanı istiyorum! Onun hakkını gasbettiğimiz yahut onun sesine rıza göstermediğimiz, Arapların en güçlüleri ve en kalabalıkları olduğumuz hâlde, diğer Arapların baş eğmediği bu adama boyun eğdiğimizi sanmalarından korktuğum için, Araplar benden işitsinler diye bunları söyledim.” dedi ise de, Bişr: “Hayır, vallahi artık senin kafandan çıkan hiçbir sözü kabul edemem!” deyip piskoposa arkasını döndü, devesini kamçıladı ve şiir mırıldanarak Medine’ye vardı. Bişr, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzuruna varıp Müslüman oldu. Öldürülünceye kadar da onun yanından ayrılmadı. Râvi devamla der ki: “Heyet Necrân’a girdi. İbn Ebî Şemr ezZebîdî manastırının damında bulunan papazın yanına gitti ve: “Hicaz’da bir peygamber gönderilmiş.” diyerek Necrân heyetinin Allah Resûlüne gidişlerini, Peygamberimizin onlara mülâane teklif edişini, onların buna yanaşamadıklarını, Bişr b. Muâvi- Allah'a ve Resûlüne Davet 113 ye’nin onun yanına giderek İslâm’a girişini nakletti. Rahip bunun üzerine: “Beni bu manastırdan indirin, yoksa kendimi aşağı atarım!” dedi. İndirdiler. Rahip, yanına hediyeler alarak Allah Resûlüne gitti. O hediyelerden bir kısmı halifelerin giydiği şu hırka ile, kalın ve büyük bir kadeh ve bir asadır. Rahip, bir süre Peygamberimizin yanında kaldı. Gelen vahiyleri dinliyordu. Sonra kavminin yanına döndü. Kendisine İslâm nasip olmadı. Tekrar döneceğini vadetti ise de mukadder olmadı, Peygamberimiz vefat etti. Ancak Piskopos Ebu’l-Hâris, Seyyid ve Âkıb isimlerini taşıyan adamlarıyla kavminin diğer ileri gelenlerini yanına alarak Peygamber Efendimize geldi. Bir süre, Efendimizin yanında kalarak Cenâb-ı Hakk’ın indirdiği vahiyleri ondan dinlediler. Allah Resûlü, Muğire b. Şu’be’ye, bu piskopos ile Necrân’ın diğer Piskoposlarına hitaben şu mektubu yazdırdı: “Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla. Peygamber Muhammed’den piskopos Ebu’l-Hâris ile Necrân piskoposlarına! Kâhinlerine, rahiplerine ve bunların idareleri altında bulunan herkese! Allah ve Peygamberinin himayesine sığınmak, piskoposu piskoposluğundan, rahibi rahipliğinden, kâhini kâhinliğinden etmeyecek, haklarını elinden almayacak. Yetkilerine, sahip oldukları selâhiyetlerine dokunulmayacak! Zulüm ve zalimliğe müptelâ olmayıp halklarına karşı barışçı ve nasihatçi oldukları sürece, Allah ve Resûlünün himayesi daima onlarla olacaktır.”8