5. İSLÂM’IN BÜYÜK TOPLULUKLARA TAKDİMİ İslâm’ın Kureyş Aristokratlarına Takdimi Utbe, Şeybe, Ebû Süfyan ve Kureyş’in diğer ileri gelenleri, güneş battıktan sonra Kâbe’nin arka tarafında toplandılar ve birbirlerine: “Muhammed’e bir heyet gönderin, ona karşı çıkışımızın anlamlı olması açısından, onunla meseleyi enine boyuna konuşsunlar, isteksizliğimizi açıkça iletsinler.” dediler. Bunun üzerine, Resûlullah’ı yanlarına çağırdılar. Resûlullah ise, çabucak onların yanına geldi. Zira onların, direnmeye son verip Müslüman olacaklarını ümit ediyordu. Onların Müslüman olmalarını çok arzu ediyor, inatlarından, eziyetlerinden ve bozgunculuklarından dolayı çok sıkılıyordu. Varıp yanlarına oturdu. Onlar: “Ey Muhammed! Sana karşı gelişimizin bir makul sebebi olsun diye sana haber gönderdik. Gerçek şu ki, senin kavminin arasına attığın fitne kadar hiçbir Arap fitne atmadı. Neler yapmadın ki! Atalara lânet okudun, onların dinlerini abes gördün, akıllarını küçük düşürdün, ilâhlarına ağır laflar ettin. Birliği dağıttın. Ne kadar çirkinlik varsa hepsini aramıza soktun. Bu getirdiğin din ile, gayen mal elde etmekse biz senin için aramızda mal toplayalım, böylece en zenginimiz ol. Nam ve şöhret istiyorsan, seni başımıza 43 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/60. Hayatu's-Sahabe 62 getirelim. Yok, eğer kral olmak istiyorsan, kendimize kral yapalım. Şayet cin çarptı da, bundan kurtulamıyorsan bütün malımızı sarf edip seni tedavi ettirelim, tâ ki kurtulasın.” dediler. Kâinatın Fahrı bunun üzerine şöyle buyurdu: “Dediğiniz şeylerin hiçbiri bende yoktur. Elçilik görevime karşılık sizden ne mal ne şeref ne de krallık istiyorum. Doğrusu ben, size Rabbimin buyruklarını getirdim. Sizin iyiliğiniz için çalışıyorum. Getirdiğim şeyi kabul ederseniz bu, sizin dünya ve ahiretteki nasibinizdir. Reddederseniz, o takdirde, Rabbimin aramızda bir hüküm vereceği ana kadar sabredip beklerim.” Kureyşli müşrikler, işi yokuşa sürüp olmadık şeyler istediler: “Yâ Muhammed, size sunduğumuz önerilerin tatbiki mümkün değilse, hiç olmazsa şunları yap: İyi biliyorsun ki, ülkemizin coğrafî sınırları çok dar, malı az, burada yaşamak zor. Rabbinden iste, şu Mekke’yi çevreleyen dağları uzaklara atsın. Ülkemizin dağlarını dümdüz ova yapsın. Şam ve Irak nehirleri gibi, yurdumuzun içinden nehirler akıtsın. Bu arada, bir de geçmiş atalarımızın diriltilmesini iste. Meselâ Kusay b. Kilâb da aralarında olsun. Çünkü o, çok doğru sözlü bir büyüğümüzdü. Seni onlara sorup, doğru söyleyip söylemediğini anlamış oluruz böylece. Bütün bunlardan sonra, atalarımız kalkıp seni tasdik ederlerse biz de seni tasdik ederiz. Allah nezdindeki yerini anlar, peygamber olarak gönderildiğini kabul ederiz.” Allah Resûlü, bu saçmalıklar karşısında: “Bu dedikleriniz için, bana elçilik görevi verilmedi. Allah’ın ne gönderdiğini size bildirdim. Görevimi size tebliğ ettim. Kabul ederseniz dünya ve ahiretten nasibinizi alırsınız. Ama beni inkâr ederseniz, o takdirde Allah aramızda kesin hüküm verinceye kadar sabredip beklerim.’’ buyurdu. Müşrikler, bundan sonra Nebîler Sultanından; elçiliğini doğrulayıcı melek, bağlar ve bahçeler, hazineler ve gümüşten köşkler Allah'a ve Resûlüne Davet 63 istediler. “Böyle Peygamber mi olur: Yemek yiyor, çarşı pazarda dolaşıyor; bari yanında heybetli bir melek olsaydı da etrafındaki insanları korkutup uyarıda bulunsaydı.” (Furkan, 25/7) dediler. Bunlara karşı yine Peygamberimiz yukarıdaki cevapları verdi. Onlar, yine istenmeyecek şeyleri istemeye devam ettiler. Konuşmaları hep müstehziyane idi. Dediler ki: “Söylediğin gibi Rabbin senin her dilediğini yapıyorsa şu üstümüzdeki göğü parça parça üzerimize düşür. Bunu yapamazsan iman etmeyiz.” Kâinatın Efendisi, “Bu da Allah’a ait bir iştir, dilerse bunu sizin için yapar.” diye cevap verdi. Müşrikler daha da ileri gittiler ve: “Yâ Muhammed! Allah, bizim seninle oturacağımızı ve sana O’nun hakkında sorular soracağımızı, senden bir şeyler isteyeceğimizi bilmiyor muydu ki, söyleyeceğin şeyleri daha önceden sana öğütlemedi, bizim isteyeceğimiz şeyleri sana bildirmedi ve bize getirdiğin şeyi kabul etmediğimiz takdirde sizin nasıl bir yol izleyeceğinizi size öğretmedi. Bize ulaştığına göre, Yemame’de Rahmân isminde biri varmış, bunları sana o öğretiyormuş. İnan, vallahi biz ‘Rahmân’a kesinlikle inanmayız. Artık, biz sana mazeretimizi söyledik. Şunu bil ki, bize yaptıklarını yanına bırakmayacağız. Ya, biz yok oluruz ya da sen.” diyerek Resûlullah’ı tehdit ettiler. Orada bulunan küfür yobazlarından biri: “Allah’ı ve melekleri karşımıza getirip, onlar senin söylediklerine şahitlikte bulunmadıkça sana asla iman etmeyeceğiz!” dedi. (İsra, 17/92) Onlar böyle söyleyince, artık Resûlullah onların yanlarından kalktı. Halasının oğlu Abdullah b. Ebî Ümeyye de kalktı ve: “Yâ Muhammed! Kavmin diyeceklerini dedi ve sen bunlardan hiçbirini kabul etmedin. Senden, Allah katındaki yerini öğrenmek gayesiyle, kendileri için önemli bir kısım şeyler istediler; yapmadın. En sonunda senden, inanmadıkları takdirde tehdit ettiğin azabın gerçekleşmesini istediler; bunu da yapamadın. Şunu iyi bil, Hayatu's-Sahabe 64 şayet merdiven dayayıp göğe çıkamaz, oradan yazılı bir kitap ve senin doğruluğuna şahitlik edecek olan dört melek getirmezsen sana inanmayacağım. Yemin ederim, bunu yapmazsan sanıyorum sana inanmayacağım!” diyerek Resûlullah’ın yanından aydıldı. Allah Resûlü inanmalarını çok istediği kavminin yanından, inanmadıkları için, mahzun bir hâlde ayrıldı ve ailesinin yanına döndü. Bu Kureyşli grubun gözlerini küfür, inat, zulüm ve düşmanlık âdeta kör etmişti.44 Ebu’l-Haysem’e ve Genç Bir Gruba İslâm’ın Tebliğ Edilmesi Ebu’l-Haysem lakabıyla meşhur olan sahabinin adı, Enes b. Râfi’ idi. Bir grup gençle, Hazreç kabilesine karşı kendilerini korumaya almak üzere antlaşma yapmak ve Kureyşlilerden yardım talep etmek için Mekke’ye geldi. Kâinatın Efendisi, Medineli gençlerin teşrif ettiğini duyunca geldi, yanlarına oturdu ve: “Geldiğiniz şeyden daha hayırlısını istemez misiniz?” buyurdular. Onlar, “Nedir o?” deyince, Allah Resûlü: “Ben Resûlullah’ım. Allah, beni, kullarını yalnız kendisine kulluk yapmaya ve kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamaya çağırmam için gönderdi. Hem bana bir de Kitap indirdi.” dedikten sonra, ardından onlara genel hatlarıyla İslâmiyet’i anlattı, Kur’ân okudu. Grup içinden İyas b. Muaz adlı çiçeği burnunda bir genç: “Ey kavmim! Bu, vallahi bizim geliş maksadımızdan daha hayırlıdır!” dedi. Enes b. Râfi’, bir avuç çakıl alıp İyas’ın yüzüne saçtı ve: “Gruptan uzak dur! İnan vallahi, biz buraya başka bir gaye için geldik.” diye çıkıştı. İyas sustu ve ona karşılık vermedi. Fahr-i Kâinat yanlarından kalktı. Onlar da o sırada Medine’ye döndüler. Çok geçmedi; ardından Evs ve Hazreç kabileleri arasında “Buâs Savaşı” patlak verdi. İyas b. Muaz, bu muharebede şehit 44 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/62. Allah'a ve Resûlüne Davet 65 oldu. Ravilerin anlattığına göre; İyas vefat ederken, o esnada onu görenlerden birinin dediğine göre, sürekli ‘Lâ ilâhe illâllah, Allahu Ekber, Sübhanallah’ diyordu. Kavmi de, kendisini dinliyordu. Müslüman olarak öldüğünden hiç şüpheleri yoktu. İyas b. Muaz, daha Resûlullah’ı ilk görüşte Müslüman olmuştu.45 Resûlullah’ın, Akrabalarını İslâm’a Daveti “Tebliğe ilk önce en yakın akrabalarını uyarmakla başla.” mealindeki Şuara sûresi 214. âyeti inince, Nebîler Nebîsi, Merve ya da Safa tepesine çıkarak, akrabalarına: “Ey Fihr oymağı!” diye seslendi. Kureyşliler geldi. Ebû Leheb: “İşte Fihr oymağı! Haydi ne diyeceksen de!” dedi. Resûlullah, devam etti: “Ey Galib oymağı!” Fihr oymağından Beni Muhârib ve Beni Hâris geldi. “Ey Lüey b. Ğâlib oymağı!” diye seslendi. Beni Teym geldi. “Ey Kâ’b b. Lüey oymağı” diye seslenince, Beni Âmir b. Lüey geldi. Bunun gibi, Beni Adî, Beni Sehm, Beni Cumah b. Amr, Kilâb b. Mürre oymağından Beni Mahzum, Beni Teym b. Mürre; Kusay oymağından, Beni Zühre b. Kilab; Abdi Menaf oymağından, Beni Abdiddar b. Kusay, Beni Abdilesed b. Abdiluzza ve Beni Abd b. Kusay da davet edilenler arasındaydı. Ebû Leheb, Hz. Peygambere dönüp: “İşte Abdimenafoğulları, şimdi yanında. Ne söyleyeceksen, bunlara söyle.” dedi. Efendimiz: “Allah bana, yakın akrabalarımı uyarmamı emretti. Siz de Kureyştensiniz ve yakın akrabalarımsınız. Lâ ilâhe illâllah demezseniz ne burada ne de ahirette size vereceğim bir şey vardır. Derseniz, ben de Allah’ın huzurunda buna şehadet ederim. Dünyada iken bütün Araplar size boyun eğip itaat eder, bu şehadet dolayısıyla bütün Arap olmayanlar da önünüzde diz çöker.” buyurdular. 45 Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/427(23668) Hayatu's-Sahabe 66 Ebû Leheb: “Yazıklar olsun… Sana da, davet ettiğin şeye de…” dedi. Bunun üzerine, “Ebû Leheb’in elleri kurusun” âyetiyle başlayan, Tebbet sûresi nâzil oldu.46 Bir başka rivayette, Allah Resûlü bütün Kureyş boylarını grup grup çağırmaya başladı. Çağırılanlar, Safa veya Merve tepesine toplandılar. Çağrılan boylardan katılamayanlar da, birer elçi gönderdiler. Bunlar arasında, Ebû Leheb de vardı. Allah Resûlü: “Sizlere düşman baskınından daha önemli bir şeyi haber vereceğim. Ne dersiniz? Sizlere desem ki, şu dağın ötesinde bir atlı eşkıya grubu var ve size baskın yapmak istiyorlar, inanır mısınız?” diye sordu. Onlar: “Evet inanırız. Biz senin hakkında yaptığımız her tecrübede, senin doğru sözlü olduğunu tespit ettik.” dediler. Kâinatın Efendisi: “Öyle ise ben, sizi, ileride karşınıza çıkacak şiddetli bir azaptan dolayı uyarıyorum.” buyurdu. Bu konuşmadan sonra Ebû Leheb, yukarıda geçen yakışıksız sözleri sarf edip oradan ayrıldı. 47 Yine başka bir rivayette, yukarıda geçen Şuarâ sûresi 214. âyet inince, Nebîler Nebîsi, ayağa kalkıp şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Nefislerinizi Allah’tan satın alınız. Zira ben Allah’ın azabından en ufak bir şeyden bile sizi kurtaramam. Ey Abdimenafoğulları! Siz de nefislerinizi Allah’tan satın alın; zira sizin için de iman etmediğiniz takdirde bir şey yapamam. Ey Abbas! Amcacığım! Seni de Allah’ın azabından kurtaramam. Ey Safiye! Halacığım! Seni de Allah’ın azabından kurtaramam. Ey Fâtıma! Yavrucuğum! Malımdan ne dilersen iste, veririm; fakat Allah’ın azabından bir parçasını bile senden savamam.”48 46 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/39. 47 Buhârî, Sahîh 1/470 (1330) 48 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 7/427 (18852) Allah'a ve Resûlüne Davet 67 Demek istiyordu ki, burada tebliğ ederim. Bu dine inanırsınız. Ancak, bu iman vesilesiyle Allah’ın azabından korunursunuz. Yoksa, benimle olan akrabalığınıza güvenmeyin. Allah Resûlünün İslâm’ı Beni Âmir ve Beni Muharib Kabilelerine Anlatması Efendimiz, ilk üç sene gizli tebliğ yaptı. Dördüncü sene, açıkça davete başladı ve bu, on yıl devam etti. Tebliğ için panayırları ve hac mevsimini kollardı. Hacıların Ukâz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarındaki yerlerine giderek, tebliğin yapılması için gerekli şartların sağlanmasına yönelik desteklerini istiyor ve bunun karşılığında cenneti müjdeliyordu. Kabile kabile, yer yer dolaşıp düşüncelerini soruyordu ; ama bir tek temiz simalı insan bulamıyordu. Bu arada Beni Âmir kabilesine de uğradı. Ne yazık ki, Fahr-i Kâinat, o güne kadar görmediği eziyeti onlardan gördü. Yanlarından ayrılırken, O’nu arkasından taşa tuttular. Sonra Efendiler Efendisi, Beni Muharib’e gitti. Bunlar arasında, yüz yirmi yaşında bir ihtiyar da vardı. Allah Resûlü bu ihtiyarla konuştu, onu İslâm’a davet etti ; hatta başkalarının dine girmesi için onun yardımlarını bekledi. İhtiyar adam Hâtemü’l-Enbiya’nın getirdiği dine inanmak şöyle dursun, kendinden umulmayacak bir tavır sergiledi ve: “Ey ünlü adam! Kavmin senin anlattıklarını çok iyi bilmektedir. Sana sahip çıkarak aşiretine dönen bir adam, hacılar arasında en fena bir iş yaparak dönmüş olur. Başka bir şey demiyorum, benden uzak dur!” Bu kişi, Nebîler Nebîsine bu denli çirkin tavır sergilerken, arkadan kızıl saçlı küfür yobazı Ebû Leheb hemen oracıkta beliriverdi. Zaten, hep Resûlullah’ın etrafında dolaşır ve onu engellemeye çalışırdı. Ebû Leheb, yaşlı adamı bu yaptığı talihsiz işten Hayatu's-Sahabe 68 dolayı tebrik (!) etti ve: “Bu hac zamanı burada toplananlar hep senin gibi yapsalardı, o da dinini bırakırdı. O atalarının dininin terk eden biridir, yalancıdır.” dedi. Yaşlı adam: “Sen, onu daha iyi bilirsin, çünkü senin yeğenin ve senin akraban. Hey Ebû Leheb! Galiba o bir mecnun. Bizde böylelerini tedavi eden biri var.” dedi. Ebû Leheb, adamın dediklerine cevap vermedi.49 Resûlü Ekrem’in, İslâmiyet’i Absoğulları’na Anlatması Abdullah b. Vâbısatü’l-Absî rivayet ediyor: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mina’daki yerimizde bize geldi. Biz, Mescid-i Hayf ’ı takip eden birinci Cemre’ye iniyorduk. O da, hayvanının üzerinde idi. Terkisinde de Zeyd b. Hârise vardı. Daha önce O’nun yaptıklarını ve hac mevsiminde herkesi İslâm’a davet ettiğini duymuştuk. Baş ucumuzda durarak bize İslâm’ı tebliğ etti. Ama biz ona ‘evet’ demedik. Meysere b. Mesrûk el-Abesi de yanımızdaydı. Şöyle dedi: ‘Allah’a yemin ederim ki, bu adamı tasdik edip, yanımızda götürsek iyi olur. Vallahi onun davası galip gelecek, bütün değerlerin üstüne çıkıp her şeye galebe çalacak.’ Arkadaşlarından biri: ‘Bizden uzak dur, bizi önüne geçemeyeceğimiz tehlikelere maruz bırakma!’ karşılığını verdi.” Allah Resûlü, Meysere’nin sözlerinden ümide kapılıp onunla konuştu. Meysere: “Sözlerin ne kadar güzel! Ne kadar parlak!” dedi. Efendimiz: “Ama kavmim bana karşı çıkıyor, bir adam kavmiyle ayakta durabilir. Onlar yardım etmezse, düşmanları hiç yardım etmez.” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) oradan ayrılınca, o kavim de ailelerinin yanına gitmek üzere Mekke’den çıktı. Meysere onlara: 49 Ebû Nuaym, Delâil 1/255 Allah'a ve Resûlüne Davet 69 “Haydi Fedek’e gidelim de oradaki Yahudilere bu adamın durumunu soralım.” dedi. Hemen kalkıp Yahudilere gittiler. Yahudiler bir kitap çıkarıp önlerine koydular. Allah Resûlünden bahseden yeri arayıp buldular ve okuyup üzerinde konuşmaya başladılar: “O, Arap ve ümmî peygamberdir. Deveye biner, ekmek kırıklarıyla yetinir. Ne uzun ne de kısadır. Saçları ne çok kıvırcık ne çok düzdür, hafif dalgalıdır. Gözünde kırmızılık vardır, rengi esmere çalar.” Sonra birisi şöyle dedi: “Eğer sizi davet eden adam bu tarif edilen zat ise ona hemen icabet edip dinine girin. Biz, haset ettiğimiz için ona uymayacağız. Onun yüzünden pek çok yerde büyük felâketlere uğrayacağız. Hiçbir Arap ona karşı ilgisiz kalmayacak, ya ona tâbi olacak veya onunla savaşacak. Gelin siz ona uyun.” Meysere yakınlarına döndü ve: “Ey kavmim! Bu iş açık ve net şekilde anlaşılmıştır!” dedi. Onlar da: “Gelecek hac mevsiminde tekrar gelir, O’nu buluruz.” diyerek yurtlarına gittiler. Kavmin ileri gelenleri, ertesi yıl onların hacca gitmelerini engelledi ve dolayısıyla onlardan hiç kimse Peygambere ittibâ etmedi. Sonra Allah Resûlü Medine’ye hicret buyurdular. Veda Haccını yaptığı sene Meysere, Allah Resûlü ile karşılaşıp O’nu tanıdı ve: “Yâ Resûlallah, Allah’a yemin ederim ki başımızda dikilip tebliğde bulunduğun o günden beri sana tâbi olmayı isteyip duruyordum. Olan oldu. Gördüğün gibi, Allah İslâm’a girişimi geciktirdi. O gün, benimle beraber olan kişilerin tamamı öldü. Peki, onların girdikleri yer neresidir?” diye sordu. Allah Resûlü: “İslâm dininden başka bir hâl üzere ölen herkes, cehennem ateşindedir!” buyurdu. Bunun üzerine Meysere: “Beni kurtaran Allah’a hamd olsun.” deyip Müslüman oldu.”50 50 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/145. Hayatu's-Sahabe 70 Peygamberimizin, Kinde Cemaatine İslâm’ı Tebliğ Etmesi Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Kindelilerin Ukâz panayırında kaldıkları yere geldi. Şimdiye kadar, onlardan daha ılımlı hiçbir Arap kabilesi ile karşılaşmamıştı. Onları yumuşak huylu ve mantıklı bulunca, kendileri ile konuşmaya başladı ve şöyle buyurdu: “Sizi bir olan Allah’a çağırıyorum, O’nun ortağı yoktur. Canlarınızı koruduğunuz şeye karşı, beni de korumanızı rica ediyorum. Eğer, ben üstün gelirsem desteğinizi sürdürüp sürdürmemekte serbestsiniz.” Çoğunluk: “Bu ne güzel söz! Ama biz atalarımızın taptıklarına tapıyoruz !” dediler. Cemaatin en küçükleri ise: “Ey kavmim, başkaları sizden önce davranmadan siz önce davranın ve O’na tâbi olun. Vallahi Hristiyan ve Yahudiler, Mekke’den bir peygamber çıkma zamanının yaklaştığını söylüyorlar.” dedi. Aralarındaki şaşı bir adam da şöyle dedi: “Durun, beni dinleyin! O’nu akrabaları dışarı atmış, siz mi barındıracaksınız? Bu, bütün Araplara karşı savaş açmak anlamına gelir. Yoo, yoo! Hayır bunu yapmayın!” Efendimiz, mahzun bir hâlde oradan ayrıldı. Onlar da kendi kabilelerine dönüp olup biteni geride kalanlara bildirdiler. Yahudilerden birisi: “Vallahi, siz başınıza konan talih kuşunu kaçırıyorsunuz. O adama uysanız Arapların efendisi olursunuz. Biz, O’nun vasıflarını kitabımızda okuyoruz.” dedi. Yahudi, Peygamberimizin özelliklerini söyledikçe, Resûlullah’ı görenler: “Bu adam tıpkı senin tavsif ettiğin gibi.” dediler. Sonra Yahûdi sözlerini şöyle sürdürdü: “Biz onun Mekke’den çıkacağını biliyorduk. Göçeceği yeri ve yurdu Yesrib (Medine) ’dir.” Bu kabile, ertesi yıl hac mevsiminde Allah Resûlüne gelmek Allah'a ve Resûlüne Davet 71 üzere sözleşti. Başkanları o yıl onların haccetmelerini engelledi, dolayısıyla içlerinden kimse gelemedi. Sonra o Yahudi öldü. Ölürken de Muhammed Mustafa’yı (sallallahu aleyhi ve sellem) tasdik edip ona iman ettiği duyuldu.51 Peygamberimizin Kâ’boğullarını İslâm’a Daveti Abdurrahman el-Âmirî, kavminin ileri gelenlerinden dinlediklerini şöyle aktarıyor: “Ukâz panayırında iken Allah Resûlü bize geldi ve: “Kimlerdensiniz?” diye sordu. “Âmir b. Sa’saaoğullarından.” dediler. “Hangi Âmiroğulları?” dedi. “Kâ’b b. Rebiaoğullarından.” cevabını verdiler. Efendimiz: “Peki, sizden yardım ve himaye isteyenleri koruma gücünüz var mı?” diye sordu. “Bizim tarafımızda olana dokunulamaz, himayemizde olana kimse ilişemez!” dediler. Allah Resûlü: “Ben Allah’ın Peygamberiyim. Rabbimin emirlerini tebliğ edebilmem için, bana yardım etmenizi istemeye geldim. Sizden hiç kimseyi herhangi bir konuda zorlamayacağım.” dedi. Bunun üzerine, onlar Peygamberimize, “Kureyş’in hangi boyundansın?” diye sordular. “Abdulmuttaliboğullarındanım.” cevabını verdi Resûlullah. “Peki, Abdi Menâfoğullarıyla ilişkilerin nasıl, aran iyi mi onlarla?” diye sordular. Allah Resûlü: “Beni ilk yalanlayan ve kapı dışarı eden onlar oldu!” dedi. Dediler ki: “Biz seni kovmayacağız, ama sana iman da etmeyeceğiz. Rabbinin emirlerini tebliğ etmen için seni destekleyeceğiz.” Râvi der ki: Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), onların yanına gitti. Bu kavim alışveriş yaparken Bücre b. Kays el-Kuşeyrî geldi ve: “Şu yanınızda gördüğüm adam kim, onu tanımıyorum?” diye sordu. “Muhammed b. Abdullahi’l-Kureşî.” dediler. “Peki, sizin onunla ne ilişkiniz var?” diye sordu. “Bize 51 Ebû Nuaym, Delâil 1/259 Hayatu's-Sahabe 72 Allah’ın Resûlü olduğunu söyledi ve Rabbinin emirlerini tebliğ etmesi için kendisine destek olmamızı istedi.” dediler. “Peki, ona ne cevap verdiniz?” diye sordu. “Hoş safa geldin! Rahat ol, seni memleketimize götürür, kendi canımızı koruduğumuz gibi koruruz.” dedik. Bücre şöyle dedi: “Şu panayır halkından, sizin gibi kötülük ile dönen başka bir topluluk bilmiyorum. Halkın tepkilerine hedef olursunuz, Araplar toptan üzerinize yürürler. Kavmi, onu sizden daha iyi bilir, eğer ondan bir hayır ümit etselerdi, O’nu, herkesten daha çok mutlu ederlerdi. Kavminin kovup yalanladığı birine itimat ediyorsunuz ve şimdi, O’nu barındırıp yardım edeceksiniz. Ne fena bir karar vermişsiniz!” Sonra Resûlullah’a dönerek: “Kalk, kavminin yanına git! Vallahi, kavmimin himayesinde olmasaydın boynunu vururdum.” dedi. Resûlullah kalktı, devesine bindi. Mel’un Bücre, devenin böğrüne dürtünce deve silkindi ve Allah Resûlünü yere düşürdü. Âmir b. Kurt’un kızı Dubâa da -ki Mekke’de İslâm’a giren kadınlardandıamcaoğullarını ziyarete geldiğinden, o gün oradaydı. Allah Resûlüne yapılan hakaret üzerine: “Ey Âmiroğulları! Benim için artık Âmiroğulları yoktur! Gözlerinizin önünde Allah Resûlüne neler yapılıyor da hiçbiriniz O’nu korumuyorsunuz.” dedi. Bunun üzerine, Dubâa’nın amcaoğullarından üç kişi kalktı; Bücre ile ona yardım eden iki kişinin üzerine yürüdü. Tuttukları gibi her birini yere çarptılar, göğüsleri üzerine oturup yüzlerine vurmaya başladılar. Bu hâl karşısında, Allah Resûlü: Allah’ım! Şunlara hayır ve bereket lütfeyle, ötekilere de lânet eyle!” diye dua etti. Resûlullah’a yardım eden o üç kişi Müslüman olup Allah yolunda şehit düştü, ötekiler ise lânetli olarak kahrolup gitti.52 52 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/141. Allah'a ve Resûlüne Davet 73 Peygamberimizin, Bekir Kabilesini İslâm’a Daveti Hz. Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: “Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bana dedi ki : “Sen ve kardeşin bana hiç destek vermiyorsunuz ve beni kollamıyorsunuz. Haydi, yarın beni panayıra götür de insanların kabilelerinin toplandıkları yere gidip İslâm’ı anlatayım.” Panayır, bütün Arapların toplandıkları bir yerdi. Oraya vardığımızda dedim ki: “Bu, gördüğün Kinde kabilesi ve çevresinde toplananlar, Yemen halkından Kâbe’yi ziyarete gelen en değerli insanlardır. İşte şurası Bekr b. Vâil kabilesinin konakladıkları yer. Şurası da Beni Âmir b. Sa’saa kabilesinin kaldıkları yer. Tercih senin, dilediğine git, anlat.” Önce Kindelilere gitti ve: “Kimlerdensiniz?” diye sordu. “Yemen halkından.” “Yemen’in hangi kabilesinden?” “Kinde’den.” “Kinde’nin hangi boyundan?” “Amr b. Muâviyeoğullarından.” “Hayırlı bir işe var mısınız?” “Nedir o?” “Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet etmeye, namaz kılmaya, Allah katından gelenlere iman etmeye.” Başka bir rivayete göre, Kindeliler Allah Resûlüne: “Muvaffak olduğun takdirde saltanatı senden sonra bize bırakır mısın?” dediler. Resûlullah: “Mülk ve saltanat Allah’a aittir, onu dilediğine verir.” buyurdu. Bunun üzerine Kindeliler: “Öyle ise, bizim senin getirdiğine ihtiyacımız yoktur.” diyerek küstahça karşılık verdiler. Ebû Leheb, nereye gitse hep Efendimizi izler; halka: “O’nun sözlerini kabul etmeyin!” derdi. Hayatu's-Sahabe 74 İşte o gün de, Hz. Peygamberin o kavmin yanından uzaklaştığını görünce onların yanına uğradı. Onlar: “Bu adamı tanıyor musun?” diye sordular. “Evet, şu Mina’nın tepesindeki adam değil mi? Nesini soruyorsunuz?” deyince “Allah’ın Peygamberi olduğunu söyledi.” dediler. Ebû Leheb: “O’nun sözlerine kulak asmayın, delidir, saçmalıyor.” dedi. Onlar: “Evet! İranlılarla ilgili sözlerini duyunca bunu sezmiştik zaten.” diye cevap verdiler.53 Peygamberimizin Mina’daki Bir Grup İnsana İslâm’ı Anlatması Hz. Müdrik (radıyallahu anh) diyor ki: “Babamla birlikte hacdayken Mina’da konakladığımız vakit bir kalabalığa rastadık. Babama: “Bu kalabalık da neyin nesi?” dedim. “Şu dinden çıkan adam var ya, onun başına toplanmışlar” dedi. Baktım ki, Allah Resûlü, şöyle diyordu: “Ey insanlar, ‘Lâ ilâhe illâllah’ deyiniz ki kurtuluşa eresiniz!”54 Peygamberimizin Şeybânoğullarını İslâm’a Daveti Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Allah’ın; Peygamberine, Arap kabilelerine tebliğde bulunmak üzere gitmesini emretmesi üzerine, Peygamberimiz Mina’ya çıktı. Ebû Bekir ile yanındaydık. Bir grup Arap’ın yanına varınca Ebû Bekir ileri geçip selâm verdi. Ebû Bekir, her hayırlı işte başta gelirdi. Hem o Arap kabilelerinin soylarını çok iyi biliyordu. Nihayet sükûnet ve vakarın hâkim olduğu bir meclise vardık. Orada güçlü, kılık kıyafetleri yerinde yaşlılar vardı. Ebû Bekir, “Kimlerdensiniz?” diye sordu. “Şeybân b. Sa’lebeoğullarındanız.” dediler. Ebû Bekir, Allah Resûlüne dönerek: “Anam babam 53 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/140. 54 Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 20/343 (806) Allah'a ve Resûlüne Davet 75 sana kurban olsun, kavimleri içinde bunlardan daha şereflileri yoktur !” dedi. Mefrûk b. Amr, Hâni b. Kabîsa, Müsennâ b. Hârise ve Nu’- man b. Şerîk gibi kabilenin ileri gelenleri de oradaydılar. Ebû Bekir’e en yakın olanı Mefrûk b. Amr idi. Bu zat güzel konuşması ile temayüz etmiş biriydi. Göğsü üzerine sarkan iki saç örgüsü vardı. Ebû Bekir’in yanında oturuyordu. Ebû Bekir ona sordu: “Nüfusunuz nasıl?” “Bin kişiden fazlayız.” diye cevap verdi Mefrûk b. Amr. Ebû Bekir “Gücünüz nasıl?” diye sordu. Mefrûk b.Amr, “Bütün gücümüzü kullanırız. Bununla beraber, her kavmin bir de şansı vardır.” dedi. Ebû Bekir: “Düşmanlarınızla yaptığınız harplerde durum nasıldır?” diye sordu. Mefrûk: “Karşılaştığımızda, öfkemiz çok yamandır. Biz iyi koşan atları, çocuklarımıza; silahı ise sağmal deveye tercih ederiz. Tabii ki, yardım Allah’tandır. Kâh galip kılar, kâh mağlûp eder. Herhâlde sen Kureyş’tensin?” dedi. Ebû Bekir: “Sanırım, Allah Resûlünün haberini almışsınızdır; işte o bu zâttır.” dedi. Mefrûk: “Onu duyduk. Allah’ın Peygamberi olduğunu söylüyormuş.” dedikten sonra Resûlullah’a dönerek: “Ey Kureyşin biraderi! Neye çağırıyorsun?” dedi. Peygamberimiz ilerleyip oturdu. Ebû Bekir de kalktı, elbisesi ile Allah Resûlünü gölgeledi. Resûlullah: “Sizi; bir olan Allah’tan başka hak ma’bud bulunmadığına, benim Allah’ın Peygamberi olduğuma inanmaya, beni korumaya, desteklemeye, Allah’ın bana emir buyurduklarını yerine getirinceye kadar bana yardım etmeye çağırıyorum. Kureyş Allah’- ın dinine karşı harp etmek üzere birbiriyle yardımlaştı, Allah’ın Peygamberini yalanladı, bâtılı hakka tercih etti. Allah, her şeyden müstağni ve her hamde lâyıktır.” buyurdu. Mefrûk: “Ey Kureyş’in biraderi, daha başka neye çağırıyorsun?” dedi. Allah Resûlü şu mealdeki âyetleri okudu: Hayatu's-Sahabe 76 “De ki: “Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyup açıklayayım: O’na hiçbir şeyi ortak yapmayın, anneye babaya iyi davranın, fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, çünkü sizin de onların da rızkını veren biziz. Kötülüklerin, fuhşiyatın açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Allah’ın muhterem kıldığı cana, haksız yere kıymayın. İşte, aklınızı kullanırsınız diye Allah size bunları emrediyor. Rüşdüne erinceye kadar, yetimin malına en güzel şeklin dışında bir sûrette yaklaşmayın. Ölçüyü, tartıyı tam ve doğru yapın. Biz, hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz. Hakkında konuştuğunuz kimse, akrabanız bile olsa, yine doğruyu söyleyin! Allah’a verdiğiniz ahdi tutun. İşte, düşünüp tutasınız diye Allah size bunları emretti. Bir de şu: “İşte benim dosdoğru yolum. Ona tâbi olun. Yoksa başka yollara uymayın ki sizi O’nun yolundan ayırmasın. İşte kötülüklerden sakınasınız diye Allah, size bunları emretti.” (En’âm, 6/151-153) Mefrûk: “Daha neye davet ediyorsun? Vallahi bu, yeryüzündekilerin sözlerinden değil, onların sözlerinden olsaydı hiç kuşkusuz şimdiye kadar duyardık.” dedi. Allah Resûlü şu mealdeki âyeti okudu: “Allah adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl, 16/90) Mefrûk: “Ey Kureyşli! Vallahi en mükemmel ahlâka, en güzel amellere davet ettin. Seni yalanlayıp sana karşı çıkan kavmin iftiracıdır.” dedi. Sonra Hâni b. Kabîsa’nın da söze karışmasını istiyormuş gibi: “Bu da Hâni b. Kabîsa’dır, büyüğümüz ve dinî liderimizdir.” dedi. Hâni: “Ey Kureyş’in biraderi! Sözlerini dinledim, dediklerini Allah'a ve Resûlüne Davet 77 tasdik ettim. Sanıyorum önceden kararlaştırılmayan şu ilk oturumda, davan konusunda düşünmeden, bizi çağırdığın şeyin akıbetine bakmadan dinimizi bırakarak getirdiğin dinde hemen sana uymamız hatalı olur, aklın kıtlığına ve firaset azlığına delalet eder. Hatalar hep aceleciliğin sonucudur. Kaldı ki arkamızda kavmimiz var, onlar burada yokken antlaşma yapmamız hoş olmaz. Şimdi sen git, biz de gidelim; durumu sen de biz de bir değerlendirelim, biraz düşünelim, sonra bir karar verelim.” dedi. Müsennâ b. Hârise’nin de söze karışmasını arzu ediyormuş gibi: “Bu da Müsennâ! Büyüğümüz, harp işlerimizi deruhte eden arkadaşımız.” dedi. Müsennâ: “Ey Kureyş’in biraderi! Sözlerini dinledim, dediklerini beğendim, söylediklerin beni gerçekten şaşırttı. Cevabım, Hâni b. Kabîsa’nın cevabı gibidir. Biz, iki su kaynağı arasında konaklamış bir kavimiz. Bu iki sudan biri Yemâme, diğeri Semâve’dir.” dedi. Resûlullah: “Bu iki su kaynağından maksat nedir?” diye sordu. Müsennâ: “Biri karanın yüksek yerleri ile Arap topraklarıdır, öteki ise Farsların arazisi, Kisrâ’nın nehirleridir. Biz oraya yerleşirken hiçbir hadise çıkarmamak, katilleri barındırmamak için Kisrâ bizden söz aldı. Senin bizi çağırdığın bu dava, herhâlde kralların hoşlanmadığı işlerden olsa gerek. Arap beldelerinde meydana gelen hadiselere gelince, bu hadiseleri çıkaran bağışlanır, özrü kabul edilir. Ama Fars topraklarında bir hâdise çıkaran affedilmez, mazereti de kabul görmez. Binâenaleyh, Arap topraklarında sana yardım etmemizi istersen bunu yaparız!” dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kötü bir cevap vermediniz, doğruyu pek güzel ifade ettiniz. Çünkü Allah’ın dinine, onu her yönüyle kavrayanlardan başkası sahip çıkamaz.” buyurdu. Daha sonra Ebû Bekir’in elinden tutarak kalktı. Sonra Evs ve Hazreç’- in meclislerine vardık. Biz oradan kalkmadan onlar Allah Resû- Hayatu's-Sahabe 78 lüne biat ettiler. Hz. Ali buyurdular ki: “Evs ve Hazreçliler çok doğru ve sabırlı kimselerdi.”55 Peygamberimizin Evs ve Hazrec Kabilelerini İslâm’a Davet Etmesi Hz. Ali, bir gün Ensâr’dan, onların üstünlüklerinden, geçmiş hizmetlerinden bahsederken şöyle buyurdu: “Ensâr’ı sevmeyen ve onlara karşı kadirşinas olmayan hakiki mümin olamaz. Vallahi onlar itina ile büyütülen bir tay gibi kılıçlarıyla, mertçe konuşan dilleri ve cömertçe ortaya koydukları canlarıyla İslâm’ı bugünlere taşıdılar. Allah’a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) panayırlara çıkardı, kabileleri İslâm’a çağırırdı, hiçbir insan ona icabet etmez, onun davetine yanaşamazdı. Mecenne’de, Ukâz’da, Mina’da kabilelerin yanına varır, davetini her sene tekrarlardı. Hatta bazı kabileler, “Hâlâ bizden ümidini kesmedin mi?” derlerdi. Nihayet, Allah Teâlâ Ensâr’- dan bu iki kabile hakkında takdir buyurduğunu dileyince Nebîler Nebîsi onlara İslâm’ı teklif etti. Onlar da, süratle kabul ederek O’nu barındırdılar, himayeleri altına aldılar ve O’na yardım ettiler. Allah, Ensâr’ı hayırlarla mükâfatlandırsın. Yanlarına geldik, evlerinde birlikte kaldık, fedakârlık ruhuyla bizi karşılayıp her şeylerine tercih ettiler. Vallahi, bizi birbirlerine tercih hususunda aralarında yarışıyor ve hatta kura çekiyorlardı. Sonra mallarında kendilerinden daha fazla hak sahibi olmamızı da, gönül rahatlığıyla kabul ediyorlardı. Onlar canlarını peygamberleri uğrunda feda ettiler. Allah’ın salât ve selâmı Resûlüne ve onların cümlesine olsun.” Sa’d b. Rebî’in annesi Ümmü Sa’d (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’de kaldığı süre içinde durmak bilmeden kabileleri tek, Allah’a imana çağırıyordu. Çağırıyor ama hep eza görüyor, hakaretlere maruz kalıyordu. 55 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/142. Allah'a ve Resûlüne Davet 79 Nihayet Allah Teâlâ, Ensâr’ın bu kabilesi için takdir buyurduğu şerefi diledi ve Allah Resûlü Akabe mevkiinde onlardan bir grubun yanına vardı. O sırada, onlar saçlarını tıraş ediyorlardı.” Sa’d b. Rebî der ki: “Anne, onlar kimlerdi?” diye sordum. “Altı veya yedi kişi idiler. Üç tanesi Beni Neccâr’dandı. Bunlar Es’ad b. Zürâre ile Afrâ’nın iki oğlu idi. (Diğerlerinin isimlerini söylemedi.) Resûlullah bu grubun yanına oturdu, onları azîz ve celîl olan bir tek Allah’a iman etmeye çağırdı, kendilerine Kur’ân okudu. Onlar da Allah ve Resûlünün davetine icabet ettiler ve gelecek sene buluşmak üzere anlaştılar. Bu, birinci Akabe’dir. İkinci Akabe daha sonradır.” Ümmü Sa’d’e: “Resûlullah Mekke’de ne kadar kaldı?” dedim. “Ebû Sırma Kays b. Ebî Enes’in sözünü işitmedin mi?” dedi. “Ne dediğini bilmiyorum.” karşılığını verdim. Bunun üzerine, Ebû Sırma’nın şu mısrasını okudu: “Kureyş içinde on küsur sene kaldı Ne zaman vefakâr bir dost bulsa, davasını anlatıyordu.”56 Zühri anlatıyor: Müşrikler, Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı baskılarını artırınca Allah Resûlü, amcası Abbâs b. Abdulmuttalib’e: “Amca, azîz ve celîl olan Allah, dinine öyle bir kavimle yardım edecek ki, bu kavim için Kureyş’in burnunu yere sürtmek çok kolay olacak. Haydi, Ukâz panayırına gidelim, bana Arap kabilelerinin ikamet ettikleri yerleri göster de onları Allah’a imana çağırayım; onlardan, Allah’ın bana verdiği mesajları tebliğ edinceye kadar beni desteklemelerini, beni himaye etmelerini isteyeyim.” buyurdu. Abbâs: “Pekâlâ yeğenim. Sen Ukâz’a git, ben de seninle geliyorum, sana kabilelerin kaldıkları yerleri göstereceğim.” dedi. 56 Hâkim, Müstedrek 2/683 (4255) Hayatu's-Sahabe 80 Allah Resûlü önce Sakîf kabilesine uğradı. Sonra tek tek diğer kabileleri dolaştı. Ertesi yıl, -ki aleni davete me’mur edildiği senedir- Evs ve Hazreç kabilelerinden altı kişiyle tanıştı. Bunlar Es’ad b. Zürâre, Ebu’l-Heysem b. Et-Teyyihan, Abdullah b. Revâha, Sa’d b. Rebi’, Nu’man b. Hârise ve Ubâde b. Sâmit idi. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gruba, Minâ’da iken Cemre-i Akabe yanında geceleyin rastlamıştı. Yanlarına oturdu, kendilerini Allah’a, O’na ibâdete, nebîler ve resûller vasıtasıyla gönderdiği dinine destek olmaya çağırdı. Onlar da kendisine vahyolunanlardan bir şeyler okumasını istediler. Resûlullah da İbrahim sûresinin otuz beşinci âyetinden başlayarak sûrenin sonuna kadar okudu. Bu âyetler mealen şöyledir: “Bir de, İbrâhim, bir vakitler şöyle demişti: “Ya Rabbî! Burayı emin bir belde kıl, Beni de evlatlarımı da putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların birçoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse o da Sen’in merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen gafursun, rahîmsin. Ey bizim Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin kutsal mâbedinin yanında, ekin bitmez bir vâdide yerleştirdim. Ey bizim Rabbimiz! Namazı gereğince kılsınlar diye böyle yaptım. Ya Rabbî! Artık insanların bir kısmının gönüllerini onlara doğru yönelt, onları her türlü ürünlerden rızıklandır ki Sana şükretsinler. Ey bizim Rabbimiz! Biz ister gizleyelim, ister açığa vuralım, yaptığımız her şeyi bilirsin. Zaten göklerde ve yerde Allah’a gizli kalan hiçbir şey yoktur. Hamd olsun Allah’a ki, hayli yaşlı olmama rağmen, bu ihtiyarlık hâlimde İsmâil ve İshak’ı bana ihsan etti. Şüphesiz ki Rabbim duayı kabul buyurur. Ya Rabbî! Beni de, neslimi de namazı devamlı olarak ve gereğince kılan kullarından eyle! Duamı, lütfen kabul buyur Ya Rabbi! Ey Rabbimiz! Beni, annemi, babamı ve bütün müminleri kıyamet günü affeyle. Sen, o zalimlerin işlediklerinden, sakın Allah’ın habersiz olduğunu zan- Allah'a ve Resûlüne Davet 81 netme! O, sadece onları, dehşetinden gözlerinin donup kalacağı bir güne ertelemektedir. O gün onlar başlarını dikmiş, gözleri donup kalmış, kalpleri bomboş koşup dururlar. Hem, azabın geleceği günü hatırlatarak insanları uyar! O gün zalimler: “Ey bizim Rabbimiz!” diyecekler “Ne olur, bize kısa bir süre ver de senin çağrına uyma imkânı bulalım ve peygamberlerin izince gidelim.” Peki, daha önce hiç zeval bulmayıp sürekli yaşayacağınıza dair yemin eden siz değil miydiniz? Sizden önce, kendilerine zulmetmiş olanların diyarlarına yerleştiniz. Onlara neler yaptıklarımız da, size iyice belli oldu ve size meseller getirerek gerçekleri anlattık. Onlar tuzaklar kurdular, ama Allah nezdinde de onlara tuzak var, isterse onların tuzakları dağları yerinden oynatacak olsun! Sakın Al lah’ın, peygamberlerine yaptığı vaadden cayacağını zannetme! Allah elbette mutlak galiptir, intikam sahibidir. Gün gelecek, yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilecek. Bütün insanlar kabirlerinden kalkıp tek hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar. O gün suçlu kâfirlerin birbirine yaklaştırılarak kelepçelendiğini görürsün. Gömlekleri katrandandır, yüzlerini ise ateş kaplar. Allah her insana kazandığının karşılığını vermek için (diriltir). Allah, hesabı çok çabuk görür. İşte bu Kur’ân insanlara beliğ bir tebliğdir, tâ ki onunla uyarılsınlar tâ ki Allah’ın tek ilâh olduğunu bilsinler. Ve tâ ki aklı ve vicdanı temiz olanlar, düşünüp ders alsınlar... (İbrahim, 14/35-52) Allah Resûlünü dinleyince kendilerinden geçtiler ve hemen davete icabet ettiler. Resûlullah onlarla konuşurken, amcası Abbâs da oradan geçiyordu. Peygamberimizi sesinden tanıdı ve: “Yeğenim, yanındakiler kimler?” diye sordu. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Amca, bunlar Medine sakinlerinden Evs ve Hazreç. Kabileleri çağırıp durduğum şeye, onları da davet ettim. Bana icabet edip beni tasdik ettiler, hatta beni kendi beldelerine götüreceklerini söylediler.” buyurdu. Hayatu's-Sahabe 82 Hz. Abbâs hayvanından indi ve: “Ey Evs ve Hazreç cemaati! Bu benim yeğenimdir. En çok sevdiğim kişidir. O’nu tasdik ettiniz, kendisine inandınız ve birlikte götürmeye karar verdinizse, sizden onu perişan etmeyeceğinize ve aldatmayacağınıza dair söz vermenizi istiyorum. Komşularınız Yahudidir ve onların düşmanlıkları malûmdur, O’na tuzak kurmayacaklarından emin değilim.” dedi. Hz. Abbâs’ın (radıyallahu anh) Sa’d ve arkadaşlarına güvensizlik ima eden sözlerine içerleyen Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh): “Yâ Resûlallah, bana izin veriniz, seni incitmeden, hoşlanmayacağınız bir şey söylemeden, sana icabet ettiğimizi, sana inandığımızı tasdik sadedinde ona cevap verelim!” dedi. Resûlullah: “Peki, kimseyi töhmet altında bırakmadan cevap verin.” buyurdu. Bu izin üzerine, Es’ad b. Zürâre yüzünü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e çevirdi ve: “Yâ Resûlallah, her davetin kâh yumuşak kâh sert bir yolu vardır. Bugün sen insanları, onlara çok zor ve meşakkatli gelen bir davaya çağırıyorsun. Bizi dinimizi terk etmeye, senin dinin üzere sana uymaya çağırdın. Bu, güç bir teklif; ama biz bu hususta sana icabet ettik. Bizi, insanlarla aramızdaki komşuluk, yakın-uzak hısımlık bağlarını kesmeye çağırdın. Çok ağır olan bu teklifini de kabul ettik. Biz, muhkem, kimsenin göz dikemeyeceği bir yurtta güçlü bir topluluk iken kavminin yalnız bıraktığı, amcalarının kaderine terk ettiği, bizden olmayan bir adamın reisimiz olmasını istedin. Bu, çok ağır bir teklif olmasına rağmen bu mevzuda da müspet cevap verdik. Bunların hepsi, halkın hoşuna gitmeyen şeylerdir. Bundan ancak Allah’ın kemâlini dilediği, akıbetlerinin hayrını murat ettiği kimseler hoşlanır. Bütün bu hususlarda dilimizle, gönlümüzle, ellerimizle getirdiklerine iman ederek, yüreklerimize yerleşen marifeti tasdik ederek sana icabet ettik. Bu tekliflerinde sana biat ediyoruz, Rabbimize ve Rabbine bağlılığımızı Allah'a ve Resûlüne Davet 83 bildiriyoruz. Allah’ın eli, ellerimiz üstündedir! Kanlarımız senin kanınla, ellerimiz senin ellerinle beraberdir. Kendi canımızı, oğullarımızı, kadınlarımızı koruduğumuz tehlikelere karşı seni de koruyacağız. Bu mevzuda sözümüzü yerine getirirsek Allah için getiririz. Sözümüzde durmazsak Allah’a karşı hainlik etmiş oluruz. Bu sebeple de bedbaht oluruz. Yâ Resûlallah, işte bizim tasdikimiz! Yardımına sığınılacak yegâne varlık ancak Allah’tır.” Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh) bu sözlerin akabinde Abbâs b. Abdulmuttalib’e dönerek: “Ey Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) önünde sözle bize sataşan! Sana gelince -gerçek niyetini Allah daha iyi bilir- Allah Resûlünün senin yeğenin olduğunu, O’nu herkesten çok sevdiğini söyledin. Biz, yakın uzak hısımlarımızla alâkamızı kestik. O’nun, Allah’ın Peygamberi olduğuna şehadet getiriyoruz. Cenâb-ı Hak, O’nu, kendi katından göndermiştir. O bir yalancı değildir. Getirdikleri, beşer sözüne benzemiyor. Bizden teminat almadıkça bizden yana gönlünün rahat edemeyeceğini söyledin. Öyle bir şey istediniz ki, biz Allah Resûlü için isteyen herkese bu teminatı veririz, dilediğin teminatı alabilirsin!” dedi. Sonra Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e dönerek: “Yâ Resûlallah, kendin için dilediğini al, Rabbin için istediğin şartı koş, emredeceğin her şeye razıyız!” dedi.57 6. PEYGAMBERİMİZİN ÇARŞI-PAZAR DOLAŞARAK
- Ana Sayfa
- Saîd b. Âmir’in Hz. Ömer’e Nasihati
- Hz. Ömer’in Onlara Cevabı
- Hz. Ebû Ubeyde Ettiği Vasiyet
- Hz. Ebû Bekir’in, Yaşayış Tarzı
- OLUMSUZ CEVAP VERENLER
- İSLÂM’A DAVET EDİLENLER
- İLK MÜSLÜMANLAR
- PEYGAMBER VE ASHABI
- RESULULLAH(SAV)İN YAŞAMI
- RESULULLAH(SAV)İN AHLAKI
- HZ ÖMER(RA)
- HZ EBUBEKİR
- YÖNETİCİ UYUMU
- HZ HASANIN ŞEHİT EDİLMESİ
- HZ. HÜSEYİNİN ŞEHİT EDİLMESİ
- RESULULLAH(SAV)İN SAVAŞLARI
- RESULULLAH(SAV)IN AFFFEDİCİLİĞİ
- RESULULLAH(SAV)IN MERHAMETİ
- PEYGAMBERİMİZİN VEFATI
Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
BÜYÜK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BÜYÜK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Eylül 2022 Pazar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)