pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 HAYATÜ SSAHABE 1. BÖLÜM: BARIŞI
BARIŞI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BARIŞI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2022 Pazar

HUDEYBİYE BARIŞI

 

 15. HUDEYBİYE BARIŞI Kureyşlilerin, Allah Resûlünün Kâbe’yi Ziyaretine Engel Olmaları Misver b. Mahrame ve Mervân anlatıyor: “Allah Resûlü Hudeybiye barışının yapıldığı günlerde ashâbıyla birlikte yola çıktı. Yolun bir yerine gelince Efendimiz: “Hâlid b. Velid, Kureyş süvarileriyle birlikte şu anda “Ğamîm” mevkiinde. Sağ tarafı iyi koruyun.” buyurdu. Vallahi, Halid çok geçmeden geldi ve askerlerin çıkardığı tozu fark eder etmez gerisin geriye dönerek durumu Kureyş’e haber verdi. Bu arada Resûlü Ekrem, ashâbıyla birlikte yüksekçe bir yere gelince O’nun devesi oraya çöküverdi. İnsanlar, deveyi kaldırmak için çalıştılarsa da deve bir türlü kalkmak bilmedi. “Kasvâ yerinden kalkamıyor! Kasvâ yerinden kalkamıyor!” dediler. Efendimiz: “Hayır, o kalkamadığından değil; Ebrehe’nin filini kim durdurdu ise onu da o durdurmuştur. Zira, böyle yapması onun âdeti değil.” buyurdu. Sonra şöyle buyurdu Sevgili Peygamberimiz: “Allah’a kasem ederim ki, benden Allah’ın şeâirini tazim adına ne isterlerle ona razı olacağım.’ Sonra devesine dürttü 88 İbn Hibbân, Sahîh 1/521(288); İbn Hacer, el-İsâbe 1/566 Allah'a ve Resûlüne Davet 117 ve deve yerinden fırladığı gibi hızla yürümeye başladı. Hudeybiye’nin en uzak tarafına gitti ve orada devesinden indi. Az miktarda su vardı. Cemaat suyu azar azar çekti, derken su tükendi. Bir süre sonra susuzluktan dolayı Efendimize başvurdular. Efendimiz, sadağından bir ok çekti ve okun suyun kaynağına konmasını emretti. Oku koyduktan sonra vallahi öyle bir su geldi ki, o sudan hem kana kana içtiler hem de kaplarını doldurdular.” Büdeyl’in Allah Resûlüne Haberi Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ashâbı bu durumda iken Hicaz halkından Allah Resûlünün sırdaşı olan Hüzâa kabilesinden Büdeyl b. Verkâ el-Huzâî birkaç kişi ile birlikte geldi ve: “Ben yanlarından geçerken Kâ’b b. Lüey ile Âmir b. Lüey kabilelerini, Hudeybiye sularının en zengin membalarına konmuş olarak gördüm. Sütlü ve yavrulu develeri de yanlarındaydı. Seninle savaşmak istedikleri ve seni Kâbe’yi ziyaretten engelleyecekleri besbelli.” dedi. Nebîler Nebîsi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Biz kimse ile savaşmak için gelmedik, yalnızca Umre yapmak için geldik. Bununla beraber Bedir ve Hendek Harpleri Kureyş’i zaafa uğrattı, onlara bir hayli zarar verdi. İsterlerse onlara aramızda bir ateşkes süresi belirleyeyim de, artık diğer insanlarla benim arama girmesinler. Şayet ben muzaffer olursam, diledikleri takdirde, halkın girdiği İslâm’a onlar da girerler. Galip gelmezsem zaten benden kurtulur ve rahata kavuşurlar. Bu ateşkes teklifimi kabul etmezlerse Allah’a yemin ederim ki şu dava uğrunda başım bedenimden ayrılıncaya kadar kendileriyle savaşacağım. Allah, muhakkak sözünü yerine getirecektir!” Büdeyl: “Söylediklerini onlara ileteceğim.” dedi ve geri dönerek Kureyş’in yanına vardı ve: “Biz şu adamın yanından geliyoruz, şöyle söylediğini duyduk, isterseniz size anlatalım.” dediler. Kureyş’in ayyaş takımı Büdeyl’e: Hayatu's-Sahabe 118 “Onunla ilgili haberine ihtiyacımız yoktur.” dedi. Biraz aklı başında olanlarsa: “Haydi ne duyduysan anlat bakalım!” diye cevap verdiler. O da, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in söylediklerini kendilerine nakletti. Bunun üzerine Urve b. Mesud kalktı ve: “Ey Kureyş kavmi! Siz benim babam yerinde değil misiniz?” diye sordu. “Evet, baban yerindeyiz.” dediler. “Peki, ben sizin çocuğunuz yerinde değil miyim? dedi. “Evet.” dediler. “Beni bir şüphe ile itham eder misiniz?” dedi. “Hayır!” dediler. “Ukâz halkını size yardıma çağırdığımı, onların bundan kaçınmaları üzerine ailem, çocuklarım ve bana itaat edenlerle size yardıma geldiğimi hatırlarsınız, değil mi?” dedi. “Evet.” dediler. “Öyle ise bu adam (Peygamberimizi ima ediyor) size hayırlı bir teklifte bulunuyor, bunu kabul edin. Beni bırakın da kendisine gideyim.” dedi. “Pekâla, istiyorsan git o hâlde.” dediler. Urve Allah Resûlüne geldi. Peygamberimize durumu izah etmeye başladı. Allah Resûlü de Urve’ye, Büdeyl’e söylediği sözlere benzer ifadelerle cevap verdi. Peygamberimizin, “Kureyş bir ateşkes kabul etmezse başım vücudumdan ayrılıncaya kadar onlarla savaşacağım.” demesi üzerine Urve: “Ey Muhammed! Eğer kavminin kökünü kazırsan, söyler misin bana; senden önce Araplardan kendi kavminin tamamını yok eden birini duydun mu? Ya iş aksi şekilde tecelli ederse? Vallahi ben, aranızda eşraftan birtakım simaların yanında muhtelif kabilelerden toplanmış değişik adamlar da müşahede ediyorum. Ki bunların çoğu harp esnasında kaçar ve seni yalnız bırakırlar.” dedi. Ebû Bekir (radıyallahu anh) çok öfkelenerek: “Haydi oradan, biz mi ondan kaçacağız? Biz mi onu yalnız bırakacağız?” diye çıkıştı. Urve: “Kimdir bu adam?” diye sordu. Allah Resûlü: “Ebû Bekir’dir.” dedi. Urve: “Şimdi, Allah’a yemin ederim ki, üzerimde henüz karşılık veremediğim iyiliklerin olmasaydı, elbette sana bir cevap verirdim!” dedi. Allah'a ve Resûlüne Davet 119 Urve, Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı yine konuşmaya başladı. Her konuştuğunda, Resûlullah’ın sakalını tutup okşuyordu. Muğîre b. Şu’be de elinde kılıç, başında miğfer, Resûlullah’ın baş ucunda dikilmiş duruyordu. Urve ne zaman elini Allah Resûlünün sakalına uzatsa Muğîre kılıcının sapıyla Urve’nin eline vurarak: “Allah Resûlünün sakalından elini çek!” diyordu. Urve başını kaldırarak: “Kim bu?’ diye sordu. “Muğîre b. Şu’be’dir.” dediler. Urve: “A be vefasız adam! Ben, senin yaptığın haksızlıkları kapatmaya çalışmıyor muydum?” dedi. Muğîre cahiliye döneminde yol arkadaşlığı yaptığı bazı kimseleri katlederek onların mallarını almış; sonra gelip Müslüman olmuştu. Peygamberimize bu malları arz ettiğinde Allah Resûlü: “Müslümanlığını kabul ediyorum. Amma bu mallardan hiçbir şeye elimi sürmem!” buyurmuştu. Sonra Urve ashâb-ı kirâma göz gezdirmeye başladı ve: “Vallahi, bu ne hürmet! Allah Resûlü bir şey emredince, derhâl emrini yerine getirmeye koşuşuyorlar. Abdest aldığı zaman da, abdest suyunun fazlasını almak için neredeyse birbirleriyle yarışıyorlar! Konuştuklarında huzurunda seslerini kısıyor, kendisine hürmeten yüzüne bile bakamıyorlar!” dedi. Urve Kureyşli arkadaşlarının yanına dönünce de onlara şöyle söyledi: “Ey kavmim! Vallahi, ben pek çok kralın huzuruna elçi olarak çıktım. Kayser’in, Kisrâ’nın, Necâşî’nin huzuruna sefir olarak gittim. Allah’a andolsun ki, sahâbilerinin Muhammed’e gösterdikleri hürmet ve tazimi hiçbir tebanın kendi krallarına gösterdiklerine şahit olmadım! Abdest aldığında dökülen abdest suyu için nerede ise yarış yapıyor, konuştuğunda huzurundakiler seslerini kısıyor, kendisine hürmeten dikkatle yüzüne bile bakamıyorlar. O gerçekten size hayırlı bir teklifte bulundu, geliniz onu kabul ediniz.” Bunun üzerine, Kinâneoğullarından bir adam Kureyş’e: “Bana izin veriniz, O’na ben gideyim!” dedi. “Peki, sen de git.” dediler. Hayatu's-Sahabe 120 O kişi, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile sahâbilerinin yanına doğru gelirken Allah Resûlü: “Bu falan kimsedir, Mekke’de hacıların kestikleri kurbanlık develere saygı duyan bir kabiledendir. Bütün kurbanlık develeri onun önüne salıveriniz.” buyurdu. Develer salıverildi. Ashâb, “Lebbeyk allâhümme lebbeyk” diyerek o zatı karşıladı. Adam bu manzarayı görünce: “Sübhânallah! Bu cemaatin, Kâbe’yi ziyaretten menedilmeleri uygun değildir.” dedi. Kureyş’in yanına dönünce: “Ben, boyunlarına nişanlar takılmış, sağ tarafları işaretlenmiş kurbanlık develer gördüm. Onların Kâbe’yi ziyaretten menedilmelerini doğru bulmuyorum.” dedi. Bunun üzerine Mikrez b. Hafs denilen zât ayağa kalktı ve: “Müsaade ediniz, ben gideyim.” dedi. “Peki, bu kez de sen git.” dediler. Mikrez, Allah Resûlü ve ashâbına doğru gelirken Allah Resûlü: “Şu gelen Mikrez’dir, çok fena biridir!” buyurdu. Mikrez, Peygamberimizle konuşmaya başladı. O esnada Süheyl b. Amr çıkageldi. Süheyl gelince Peygamberimiz, ‘kolay, kolaycık’ mânâlarına gelen bu isimle tefe’ül ederek sahâbîlerine, “Artık işiniz kolaydır.” buyurdu. Süheyl gelince, Resûlullah Efendimize: “Haydi malzemeleri getir de sizinle aramızda bir barış antlaşması yapalım.” dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bir kâtip çağırdı. Gelen kâtibe: “Bismillâhirrahmânirrahîm yaz!” buyurdu. Süheyl: “Rahmân mı? Ben onun ne olduğunu bilmiyorum. Daha önceleri yazıldığı gibi, ‘Bismikellâhümme’ diye yazdır.” dedi. Müslümanlar, “Vallahi Bismillâhirrahmânirrahîm’den başkasını yazmayız.” diye tepkilerini dile getirdiler. Allah Resûlü: “Bismikellâhümme yaz.” dedi. Sonra da ondan, “Bu metin, Allah’ın Peygamberi Muhammed’in, Kureyş ile mutabık kaldığı bir barış antlaşmasıdır.” diye eklemesini istedi. Süheyl: “Vallahi, biz senin peygamber olduğunu kabul etseydik, zaten seni Kâbe’yi ziyaretten menetmez, seninle savaşmazdık da! Hayır olmaz, Abdullah oğlu Muhammed diye yazdıracaksın!” dedi. Allah'a ve Resûlüne Davet 121 Resûlullah: “Siz beni yalanlasanız da, vallahi ben Allah’ın Resûlüyüm.” diyerek kâtibe: “Abdullah oğlu Muhammed yaz!” emrini verdi. Bu hadisin râvilerinden Zührî der ki: Resûlullah’ın, Süheyl’in bu tekliflerini kabul etmesinin sebebi şu idi: Peygamberimiz daha önce şöyle demişti: “Kureyş, Allah’ın harem dahilinde muhterem kıldığı şeylere tazim etme maksadıyla benden ne isterse muhakkak onu kendilerine veririm!” Resûlullah Efendimiz Süheyl’e: “Bizimle Beytullah arasından çekilin de onu tavaf edelim!” teklifinde bulunduysa da, Süheyl: “Vallahi, cebren istilâya uğradık diye Arapların dedikodu yapmasına meydan vermemek için bu sene sizi serbest bırakamayız. Ama, ziyaretler gelecek seneden itibaren başlasın.” dedi. Bu madde de böyle yazıldı. Süheyl: “Bizden sana, senin dinine mensup olan bir erkek gelirse onu bize iade edeceksin.” dedi. Müslümanlar: “Sübhânallah! Müslüman olarak gelen biri müşriklere nasıl geri verilir?” diye itiraz ettiler. Tam o sırada Süheyl’in oğlu Ebû Cendel (radıyallahu anh), ayaklarında bukağı, sekerek çıkageldi. Ebû Cendel, Müslüman olduğu için müşrikler tarafından hapsedilmişti. Mekke’nin alt tarafında kapatıldığı yerden her nasılsa çıkmış ve kendisini Müslümanlar içine atmıştı. Süheyl: “Yâ Muhammed! Bu seninle üzerinde anlaşacağımız maddelerin henüz ilki! Onu bana geri vermelisin.” dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Muahedenameyi henüz imza etmedik.” buyurdu. Süheyl: “Vallahi, onu vermezsen seninle asla hiçbir hususta antlaşma yapmam!” dedi. Allah Resûlü: “O halde bunu bağışla, ondan sonra imza at.” dedi. Süheyl: “Bağışlayamam!” diyerek diretti. Peygamberimiz: “Bunu benim için yap!” buyurdu. Süheyl: “Yapamam!” diyerek ısrar etti. O sırada Kureyş’in diğer elçisi olan Mikrez: “Peki, onu Hayatu's-Sahabe 122 sana bağışladık!” dediyse de Süheyl bunu kabule bir türlü yanaşmadı. Babasının tutumu karşısında ümitsizliğe kapılan Ebû Cendel: “Ey Müslüman cemaati! Müslüman olarak aranıza gelmişken müşriklere geri mi verileceğim? Karşılaştığım şu hâli görmüyor musunuz?” diyerek haykırdı. Gerçekten Ebû Cendel, Allah yolunda pek ağır işkencelere maruz kalmıştı. Hz. Ömer (radıyallahu anh) der ki: Hemen Peygamberimizin yanına varıp: “Sen Allah’ın hak peygamberi değil misin?” diye sordum. “Evet, Allah’ın peygamberiyim!” buyurdu. “Biz hak, düşmanlarımız bâtıl üzere değiller mi?” dedim. “Evet, öyledir!” buyurdu. Peki, o halde niçin dinimizden taviz vererek zillete düşüyoruz?” diye sordum. “Ben Allah’ın Peygamberiyim, O’na isyan etmiş değilim, O benim yardımcımdır!” buyurdu. Dedim: “Peki, sen bize, yakında Beytullah’a varacağız, onu tavaf edeceğiz, demiyor muydun?” “Evet, diyordum! Ama ben sana bu sene varacağımızı söyledim mi?” diye sordu. “Yoo Hayır! Hayır, öyle demedin.” dedim. Bunun üzerine: “Sen Kâbe’ye varıp onu mutlaka tavaf edeceksin!” buyurdu. Sonra Ebû Bekir’in yanına gittim ve: “Ey Ebû Bekir! Bu adam Allah’ın hak peygamberi değil mi?” dedim. “Hak peygamberidir!” dedi. “Peki, o hâlde biz hak, düşmanlarımız bâtıl yolda değiller mi?” diye sordum. “Evet, öyle!” dedi. “O hâlde neden dinimizden taviz vererek zillete maruz kalıyoruz?” dedim. Bana şöyle dedi: “Be adam! O, Allah’ın Resûlüdür, bunda asla şüphe yok! Rabbine isyan da etmiyor! O ona muhakkak yardım edecektir. Sen O’nun emrine sımsıkı sarıl. Vallahi O, hak üzeredir!” “İyi de, O bize demiyor muydu, yakında Kâbe’ye varacağız, onu tavaf edeceğiz!” dedim. “Evet, diyordu. Ama sana bu sene geleceğini söyledi mi?” dedi. “Hayır.” dedim. Ebû Bekir: “Sen muhakkak oraya varacak ve onu tavaf edeceksin.” dedi. Hz. Ömer der ki: “O günkü konuşmalarımdan pişmanlık duydum ve kefaret amacıyla sadaka, oruç, namaz, köle azadı gibi pek çok iyilik yaptım.” Allah'a ve Resûlüne Davet 123 Hadisin râvisi diyor ki: “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) sulh antlaşmasının yazım ve imza işi bitince ashâbına: “Kalkın, kurbanlarınızı kesin, başlarınızı da tıraş edin.” dedi. Vallahi içlerinden kimse kalkmadı. Hatta Allah Resûlü, bu emrini üç kez tekrar etti. Kimse kalkmayınca Peygamberimiz, hanımlarından Ümmü Seleme’nin yanına girdi; ashâbının tavrını ona nakletti. Ümmü Seleme: “Ey Allah’ın Peygamberi, emrinizin yerine getirilmesini istiyor musun? O hâlde dışarı çık, kurbanlık develerini kesinceye ve berberini çağırıp seni tıraş edinceye kadar onlardan kimse ile konuşma!” dedi. Allah Resûlü de çıktı, kimse ile konuşmadan kurbanlık develerini kesti, berberini çağırdı ve kendisini tıraş ettirdi. Ashâb bu durumu görünce kalktı, kurbanlarını kesti, birbirlerini tıraş etmeye başladı. Hatta, üzüntülerinden tıraş esnasında birbirlerini yiyecek gibiydiler. Allah Resûlü tıraş olduktan sonra, huzuruna mümin kadınlar geldiler. Cenâb-ı Hak şu âyeti indirdi: “Ey iman edenler! Mümin hanımlar size katılmak üzere hicret etmiş olarak geldiklerinde, onları imtihan edin! Gerçi, Allah onların imanlarını pek iyi bilir. Ama siz de onların mümin olduklarını anlarsanız, artık onları kâfirlere geri göndermeyin. Bundan böyle bu hanımlar kâfir kocalarına, kâfir kocaları da bu hanımlara helal olmazlar. Bununla beraber kocalarına da vermiş oldukları mehirleri, siz iade ediniz. Kendilerine mehirlerini vererek bu kadınlarla evlenmenizde bir sakınca yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın.” (Mümtehine, 60/ 10) Bu âyet inince Hz. Ömer (radıyallahu anh) o gün, müşrik olan iki hanımını boşadı. Bunlardan birini Muâviye b. Ebû Süfyân, diğerini de Safvân b. Ümeyye nikâhlarına aldılar. Bilâhare Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye döndü. Akabinde Kureyş’ten Müslüman olarak Ebû Basir (radıyallahu anh) geldi. Onu geri istemek üzere Kureyş iki adam göndererek: “Bize Hayatu's-Sahabe 124 verdiğin sözü hatırlatırız.” dediler. Resûlullah onu o iki adama teslim etti. Bunlar, Ebû Basîr’i alarak yola çıktılar. Zü’l-Huleyfe’ye varınca hurmalarını yemek için indiler. Ebû Basîr bu iki kişiden birine: “Ey filân, ben senin bu kılıcının çok iyi olduğunu sanıyorum.” dedi. Karşıdaki adam, kılıcını kınından çıkararak: “Evet, vallahi çok iyidir, birkaç kez denedim.” dedi. Ebû Basîr: “Göster de bir bakayım.” dedi ve bir fırsatını bulup elinden aldı, adama vurdu, adam öldü. Diğeri kaçıp Medine’ye geldi, koşarak mescide girdi. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onun bu hâlini görünce: “Muhakkak, bu adam korkunç bir manzara ile karşılaşmış olmalı.” dedi. Adam Resûlullah’ın yanına varınca: “Öldürüldü! Vallahi arkadaşım öldürüldü! Ben de öldürüleceğim!” dedi. O sırada Ebû Basîr geldi ve: “Yâ Resûlallah, Allah’a verdiğin sözü yerine getirdin ve beni onlara iade ettin. Sonra Cenâb-ı Hak beni onlardan kurtardı.” dedi. Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem): “Eyvah! Ebû Basîr bu gidişle yaptığımız antlaşmayı bozacak!” buyurdu. Ebû Basir, bu sözleri duyunca Resûlullah’ın kendisini tekrar onlara geri vereceğini anladı. Süratle çıkıp bir deniz sahiline doğru gitti. Râvi der ki: Süheyl’in oğlu Ebû Cendel de kurtularak Ebû Basîr’e katıldı. İslâm’a girdi. Kureyş’ten kaçan herkes Ebû Basîr’e iltihak etmeye başladı. Sonunda bunlar büyük bir cemaat oluşturdular. Vallahi, Kureyş’in bir kervanının Şam’a gitmek üzere yola çıktığını işitmeye görsünler, hemen kervana saldırıyorlar, adamları öldürüp mallarını yağmalıyorlardı. Bunun üzerine Kureyş, Peygamberimize haber göndererek ondan aradaki hısımlık hakkı için Ebû Basîr cemaatini yanına alması için ricada bulundu. Mekke’- den; kendisinin yanına gideceklerin bundan böyle emin olduğunu, iadelerini istemeyeceklerini, böylece kendilerinin koydukları maddeden vazgeçtiklerini bildirdiler. Allah Resûlü de Ebû Basîr ve arkadaşlarına haber göndererek onlardan Medine’ye gelmelerini istedi. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hak şu mealdeki âyetlerini indirdi: Allah'a ve Resûlüne Davet 125 “Mekke vadisinde size kâfirlere karşı zafer nasip ettikten sonra, onların ellerini sizden; sizin ellerinizi de onlardan çeken O’dur. Allah, bütün yaptıklarınızı görür. İnkârda ısrar edip sizi Mescid-i Haram’ı ziyaret etmekten ve bekletilmekte olan hediye kurbanlıkları yerine ulaştırmaktan geri çevirenler onlardır. Eğer orada kendilerini tanımadığınız için tepeleyeceğiniz ve bilmeyerek tepelemenizden ötürü zor durumda kalacağınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, Allah ellerinizi birbirinizden çekmez, savaşmanıza engel olmazdı. Dilediği kimseleri rahmetine nail etmek için Allah böyle takdir buyurdu. Şayet onlar birbirlerinden seçilip ayrılmış olsalardı, elbette kâfirleri gâyet acı bir cezaya çarptırırdık. Kâfirlerin kalplerine taassubu, cahiliye taassup ve tarafgirliğini yerleştirdikleri o sırada, Allah da elçisinin ve müminlerin gönüllerine huzur ve güven duygusu verdi. Takvâ kelimesini onlara yoldaş etti. Zaten onlar bu söze pek lâyık ve ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilir.” (Fetih, 48/24-26) Onların cehalet ve bağnazlığı; Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın Nebî’si olduğunu inkâr etmeleri, besmeleyi dahi kabullenmemeleri ve Müslümanların Kâbe’yi tavaf etmelerine engel olmak istemeleridir.89 Peygamberimizin Hz. Osman’ı Mekke’ye Göndermesi Urve (radıyallahu anh) anlatıyor: “Kureyş Peygamberimizin Hudeybiye’ye inmesinden korkuya kapıldı. Bunun için Cenâb-ı Peygamber, sahâbîlerinden bir adamı onlara göndermek istedi. Bu amaçla, Hz. Ömer’i yanına çağırdı. Hz. Ömer: “Yâ Resûlallah, ben hep onlara lânet okuyorum. Eza ve cefaya maruz kaldığım takdirde, Mekke’de kavmim Kâ’boğullarından beni himaye edecek hiç kimse yok. Osman’ı gönder, onun aşireti ve akrabaları oradalar; isteklerini o daha rahat iletebilir.” dedi. 89 Buhârî, Sahîh 2/974 (2581) Hayatu's-Sahabe 126 Allah Resûlü de Hz. Osman’ı görevlendirdi ve gönderirken de: “Onlara bizim savaşmak için gelmediğimizi, umre yapmak için geldiğimizi haber ver. Bir de onları İslâm’a davet et.” diye emir verdi. Hz. Osman’a ayrıca; Mekke’deki mümin erkek ve kadınları ziyaret ederek teselli etmesini, onlara fetih müjdesi vermesini, yakın bir gelecekte Allah’ın dinini Mekke’de hâkim kılacağını bildirmesini de söyledi. Hz. Osman yola çıktı. Mekkei Mükerreme’ye yakın bir yerde bulunan ‘Beldah’ mevkiinde Kureyş ile karşılaştı. Kureyşliler: “Nereye?” dediler. Hz. Osman: “Sizi aziz ve celîl olan Allah’a inanmaya davet etmek, İslâmiyet’e çağırmak ve herhangi bir kimse ile savaşmak için değil; umre yapmak için geldiğimizi size haber vermek için Resûlullah beni gönderdi.” diyerek Allah Resûlünün emrettiği şekilde onlara gerekenleri anlattı. Kureyşliler: “Dediklerini duyduk, haydi ne yapacaksan yap!” dediler. Ebân b. Said b. el-Âs kalktı, Hz. Osman’ın yanına giderek, ona: “Hoşgeldin!” dedi, atını eğerledi ve Hz. Osman’ı himayesine aldı ve birlikte Mekke’ye vardılar...”90 Hz. Ömer’in Hudeybiye Sulhu Hakkındaki Mülahazası İbn Abbâs (radıyallahu anh), Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) şöyle söylediğini bildirmiştir: “Allah Resûlü Mekke halkıyla öyle bir madde üzerinde antlaşma yaptı, onlara öyle bir ayrıcalık verdi ki eğer Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) birisini başıma emir yapsaydı ve şahıs, Resûlullah’ın yaptığı gibi yapsaydı, ne onu dinlerdim ne de ona itaat ederdim. O madde şuydu: “Müslüman olup da müşriklerden kaçarak Müslümanlara sığınanları, Müslüman taraf geri verecekti. Müşrikler ise kendilerine iltihak edenleri iade etmeyeceklerdi.”91 90 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 10/754 (30152) 91 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 10/749 (30137) Allah'a ve Resûlüne Davet 127 Hz. Ebû Bekir’in Hudeybiye Sulhu Hakkındaki Mülahazası Ebû Bekir (radıyallahu anh) şöyle diyordu: “İslâm’da hiçbir fetih, Hudeybiye Fethi’nden daha muhteşem olmamıştır. Ama o gün, Nebîler Nebîsi ve Rabbimizin direktifleri karşısında, halkın ufku pek dardı. İnsanlar acele ediyordu. Ama Allah işleri murat buyurduğu noktaya getirinceye kadar, kullar gibi acele etmez. Vedâ Haccında, Hudeybiye’de Kureyş’in elçi olarak gönderdiği ve antlaşmanın maddelerini tespit eden Süheyl b. Amr’a baktım. Kurbanların kesildiği yerde ayakta duruyor, Resûlullah’ın kurbanlık develerini getiriyor, Peygamberimiz de eliyle kurbanlarını kesiyordu. Sonra Peygamberimiz berberi çağırdı, berber gelip başını tıraş etti. Ben yine Süheyl’e bakıyordum. Allah Resûlünün kıllarını topluyor, sanırım o mübarek kılları iki gözü üzerine koyuyordu. O sırada onun; Hudeybiye günü antlaşmaya “Bismillâhirrahmânirrahîm” yazılmasını kabul etmekten kaçınmasıyla “Muhammed Resûlullah” cümlesinin yazılmasına itiraz edişini hatırladım da, onu İslâm’la şereflendiren Allah’a hamdettim!”92