pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 HAYATÜ SSAHABE 1. BÖLÜM: 2022

18 Eylül 2022 Pazar

İSLÂM’IN BÜYÜK TOPLULUKLARA TAKDİMİ

 

 5. İSLÂM’IN BÜYÜK TOPLULUKLARA TAKDİMİ İslâm’ın Kureyş Aristokratlarına Takdimi Utbe, Şeybe, Ebû Süfyan ve Kureyş’in diğer ileri gelenleri, güneş battıktan sonra Kâbe’nin arka tarafında toplandılar ve birbirlerine: “Muhammed’e bir heyet gönderin, ona karşı çıkışımızın anlamlı olması açısından, onunla meseleyi enine boyuna konuşsunlar, isteksizliğimizi açıkça iletsinler.” dediler. Bunun üzerine, Resûlullah’ı yanlarına çağırdılar. Resûlullah ise, çabucak onların yanına geldi. Zira onların, direnmeye son verip Müslüman olacaklarını ümit ediyordu. Onların Müslüman olmalarını çok arzu ediyor, inatlarından, eziyetlerinden ve bozgunculuklarından dolayı çok sıkılıyordu. Varıp yanlarına oturdu. Onlar: “Ey Muhammed! Sana karşı gelişimizin bir makul sebebi olsun diye sana haber gönderdik. Gerçek şu ki, senin kavminin arasına attığın fitne kadar hiçbir Arap fitne atmadı. Neler yapmadın ki! Atalara lânet okudun, onların dinlerini abes gördün, akıllarını küçük düşürdün, ilâhlarına ağır laflar ettin. Birliği dağıttın. Ne kadar çirkinlik varsa hepsini aramıza soktun. Bu getirdiğin din ile, gayen mal elde etmekse biz senin için aramızda mal toplayalım, böylece en zenginimiz ol. Nam ve şöhret istiyorsan, seni başımıza 43 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/60. Hayatu's-Sahabe 62 getirelim. Yok, eğer kral olmak istiyorsan, kendimize kral yapalım. Şayet cin çarptı da, bundan kurtulamıyorsan bütün malımızı sarf edip seni tedavi ettirelim, tâ ki kurtulasın.” dediler. Kâinatın Fahrı bunun üzerine şöyle buyurdu: “Dediğiniz şeylerin hiçbiri bende yoktur. Elçilik görevime karşılık sizden ne mal ne şeref ne de krallık istiyorum. Doğrusu ben, size Rabbimin buyruklarını getirdim. Sizin iyiliğiniz için çalışıyorum. Getirdiğim şeyi kabul ederseniz bu, sizin dünya ve ahiretteki nasibinizdir. Reddederseniz, o takdirde, Rabbimin aramızda bir hüküm vereceği ana kadar sabredip beklerim.” Kureyşli müşrikler, işi yokuşa sürüp olmadık şeyler istediler: “Yâ Muhammed, size sunduğumuz önerilerin tatbiki mümkün değilse, hiç olmazsa şunları yap: İyi biliyorsun ki, ülkemizin coğrafî sınırları çok dar, malı az, burada yaşamak zor. Rabbinden iste, şu Mekke’yi çevreleyen dağları uzaklara atsın. Ülkemizin dağlarını dümdüz ova yapsın. Şam ve Irak nehirleri gibi, yurdumuzun içinden nehirler akıtsın. Bu arada, bir de geçmiş atalarımızın diriltilmesini iste. Meselâ Kusay b. Kilâb da aralarında olsun. Çünkü o, çok doğru sözlü bir büyüğümüzdü. Seni onlara sorup, doğru söyleyip söylemediğini anlamış oluruz böylece. Bütün bunlardan sonra, atalarımız kalkıp seni tasdik ederlerse biz de seni tasdik ederiz. Allah nezdindeki yerini anlar, peygamber olarak gönderildiğini kabul ederiz.” Allah Resûlü, bu saçmalıklar karşısında: “Bu dedikleriniz için, bana elçilik görevi verilmedi. Allah’ın ne gönderdiğini size bildirdim. Görevimi size tebliğ ettim. Kabul ederseniz dünya ve ahiretten nasibinizi alırsınız. Ama beni inkâr ederseniz, o takdirde Allah aramızda kesin hüküm verinceye kadar sabredip beklerim.’’ buyurdu. Müşrikler, bundan sonra Nebîler Sultanından; elçiliğini doğrulayıcı melek, bağlar ve bahçeler, hazineler ve gümüşten köşkler Allah'a ve Resûlüne Davet 63 istediler. “Böyle Peygamber mi olur: Yemek yiyor, çarşı pazarda dolaşıyor; bari yanında heybetli bir melek olsaydı da etrafındaki insanları korkutup uyarıda bulunsaydı.” (Furkan, 25/7) dediler. Bunlara karşı yine Peygamberimiz yukarıdaki cevapları verdi. Onlar, yine istenmeyecek şeyleri istemeye devam ettiler. Konuşmaları hep müstehziyane idi. Dediler ki: “Söylediğin gibi Rabbin senin her dilediğini yapıyorsa şu üstümüzdeki göğü parça parça üzerimize düşür. Bunu yapamazsan iman etmeyiz.” Kâinatın Efendisi, “Bu da Allah’a ait bir iştir, dilerse bunu sizin için yapar.” diye cevap verdi. Müşrikler daha da ileri gittiler ve: “Yâ Muhammed! Allah, bizim seninle oturacağımızı ve sana O’nun hakkında sorular soracağımızı, senden bir şeyler isteyeceğimizi bilmiyor muydu ki, söyleyeceğin şeyleri daha önceden sana öğütlemedi, bizim isteyeceğimiz şeyleri sana bildirmedi ve bize getirdiğin şeyi kabul etmediğimiz takdirde sizin nasıl bir yol izleyeceğinizi size öğretmedi. Bize ulaştığına göre, Yemame’de Rahmân isminde biri varmış, bunları sana o öğretiyormuş. İnan, vallahi biz ‘Rahmân’a kesinlikle inanmayız. Artık, biz sana mazeretimizi söyledik. Şunu bil ki, bize yaptıklarını yanına bırakmayacağız. Ya, biz yok oluruz ya da sen.” diyerek Resûlullah’ı tehdit ettiler. Orada bulunan küfür yobazlarından biri: “Allah’ı ve melekleri karşımıza getirip, onlar senin söylediklerine şahitlikte bulunmadıkça sana asla iman etmeyeceğiz!” dedi. (İsra, 17/92) Onlar böyle söyleyince, artık Resûlullah onların yanlarından kalktı. Halasının oğlu Abdullah b. Ebî Ümeyye de kalktı ve: “Yâ Muhammed! Kavmin diyeceklerini dedi ve sen bunlardan hiçbirini kabul etmedin. Senden, Allah katındaki yerini öğrenmek gayesiyle, kendileri için önemli bir kısım şeyler istediler; yapmadın. En sonunda senden, inanmadıkları takdirde tehdit ettiğin azabın gerçekleşmesini istediler; bunu da yapamadın. Şunu iyi bil, Hayatu's-Sahabe 64 şayet merdiven dayayıp göğe çıkamaz, oradan yazılı bir kitap ve senin doğruluğuna şahitlik edecek olan dört melek getirmezsen sana inanmayacağım. Yemin ederim, bunu yapmazsan sanıyorum sana inanmayacağım!” diyerek Resûlullah’ın yanından aydıldı. Allah Resûlü inanmalarını çok istediği kavminin yanından, inanmadıkları için, mahzun bir hâlde ayrıldı ve ailesinin yanına döndü. Bu Kureyşli grubun gözlerini küfür, inat, zulüm ve düşmanlık âdeta kör etmişti.44 Ebu’l-Haysem’e ve Genç Bir Gruba İslâm’ın Tebliğ Edilmesi Ebu’l-Haysem lakabıyla meşhur olan sahabinin adı, Enes b. Râfi’ idi. Bir grup gençle, Hazreç kabilesine karşı kendilerini korumaya almak üzere antlaşma yapmak ve Kureyşlilerden yardım talep etmek için Mekke’ye geldi. Kâinatın Efendisi, Medineli gençlerin teşrif ettiğini duyunca geldi, yanlarına oturdu ve: “Geldiğiniz şeyden daha hayırlısını istemez misiniz?” buyurdular. Onlar, “Nedir o?” deyince, Allah Resûlü: “Ben Resûlullah’ım. Allah, beni, kullarını yalnız kendisine kulluk yapmaya ve kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamaya çağırmam için gönderdi. Hem bana bir de Kitap indirdi.” dedikten sonra, ardından onlara genel hatlarıyla İslâmiyet’i anlattı, Kur’ân okudu. Grup içinden İyas b. Muaz adlı çiçeği burnunda bir genç: “Ey kavmim! Bu, vallahi bizim geliş maksadımızdan daha hayırlıdır!” dedi. Enes b. Râfi’, bir avuç çakıl alıp İyas’ın yüzüne saçtı ve: “Gruptan uzak dur! İnan vallahi, biz buraya başka bir gaye için geldik.” diye çıkıştı. İyas sustu ve ona karşılık vermedi. Fahr-i Kâinat yanlarından kalktı. Onlar da o sırada Medine’ye döndüler. Çok geçmedi; ardından Evs ve Hazreç kabileleri arasında “Buâs Savaşı” patlak verdi. İyas b. Muaz, bu muharebede şehit 44 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/62. Allah'a ve Resûlüne Davet 65 oldu. Ravilerin anlattığına göre; İyas vefat ederken, o esnada onu görenlerden birinin dediğine göre, sürekli ‘Lâ ilâhe illâllah, Allahu Ekber, Sübhanallah’ diyordu. Kavmi de, kendisini dinliyordu. Müslüman olarak öldüğünden hiç şüpheleri yoktu. İyas b. Muaz, daha Resûlullah’ı ilk görüşte Müslüman olmuştu.45 Resûlullah’ın, Akrabalarını İslâm’a Daveti “Tebliğe ilk önce en yakın akrabalarını uyarmakla başla.” mealindeki Şuara sûresi 214. âyeti inince, Nebîler Nebîsi, Merve ya da Safa tepesine çıkarak, akrabalarına: “Ey Fihr oymağı!” diye seslendi. Kureyşliler geldi. Ebû Leheb: “İşte Fihr oymağı! Haydi ne diyeceksen de!” dedi. Resûlullah, devam etti: “Ey Galib oymağı!” Fihr oymağından Beni Muhârib ve Beni Hâris geldi. “Ey Lüey b. Ğâlib oymağı!” diye seslendi. Beni Teym geldi. “Ey Kâ’b b. Lüey oymağı” diye seslenince, Beni Âmir b. Lüey geldi. Bunun gibi, Beni Adî, Beni Sehm, Beni Cumah b. Amr, Kilâb b. Mürre oymağından Beni Mahzum, Beni Teym b. Mürre; Kusay oymağından, Beni Zühre b. Kilab; Abdi Menaf oymağından, Beni Abdiddar b. Kusay, Beni Abdilesed b. Abdiluzza ve Beni Abd b. Kusay da davet edilenler arasındaydı. Ebû Leheb, Hz. Peygambere dönüp: “İşte Abdimenafoğulları, şimdi yanında. Ne söyleyeceksen, bunlara söyle.” dedi. Efendimiz: “Allah bana, yakın akrabalarımı uyarmamı emretti. Siz de Kureyştensiniz ve yakın akrabalarımsınız. Lâ ilâhe illâllah demezseniz ne burada ne de ahirette size vereceğim bir şey vardır. Derseniz, ben de Allah’ın huzurunda buna şehadet ederim. Dünyada iken bütün Araplar size boyun eğip itaat eder, bu şehadet dolayısıyla bütün Arap olmayanlar da önünüzde diz çöker.” buyurdular. 45 Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/427(23668) Hayatu's-Sahabe 66 Ebû Leheb: “Yazıklar olsun… Sana da, davet ettiğin şeye de…” dedi. Bunun üzerine, “Ebû Leheb’in elleri kurusun” âyetiyle başlayan, Tebbet sûresi nâzil oldu.46 Bir başka rivayette, Allah Resûlü bütün Kureyş boylarını grup grup çağırmaya başladı. Çağırılanlar, Safa veya Merve tepesine toplandılar. Çağrılan boylardan katılamayanlar da, birer elçi gönderdiler. Bunlar arasında, Ebû Leheb de vardı. Allah Resûlü: “Sizlere düşman baskınından daha önemli bir şeyi haber vereceğim. Ne dersiniz? Sizlere desem ki, şu dağın ötesinde bir atlı eşkıya grubu var ve size baskın yapmak istiyorlar, inanır mısınız?” diye sordu. Onlar: “Evet inanırız. Biz senin hakkında yaptığımız her tecrübede, senin doğru sözlü olduğunu tespit ettik.” dediler. Kâinatın Efendisi: “Öyle ise ben, sizi, ileride karşınıza çıkacak şiddetli bir azaptan dolayı uyarıyorum.” buyurdu. Bu konuşmadan sonra Ebû Leheb, yukarıda geçen yakışıksız sözleri sarf edip oradan ayrıldı. 47 Yine başka bir rivayette, yukarıda geçen Şuarâ sûresi 214. âyet inince, Nebîler Nebîsi, ayağa kalkıp şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Nefislerinizi Allah’tan satın alınız. Zira ben Allah’ın azabından en ufak bir şeyden bile sizi kurtaramam. Ey Abdimenafoğulları! Siz de nefislerinizi Allah’tan satın alın; zira sizin için de iman etmediğiniz takdirde bir şey yapamam. Ey Abbas! Amcacığım! Seni de Allah’ın azabından kurtaramam. Ey Safiye! Halacığım! Seni de Allah’ın azabından kurtaramam. Ey Fâtıma! Yavrucuğum! Malımdan ne dilersen iste, veririm; fakat Allah’ın azabından bir parçasını bile senden savamam.”48 46 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/39. 47 Buhârî, Sahîh 1/470 (1330) 48 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 7/427 (18852) Allah'a ve Resûlüne Davet 67 Demek istiyordu ki, burada tebliğ ederim. Bu dine inanırsınız. Ancak, bu iman vesilesiyle Allah’ın azabından korunursunuz. Yoksa, benimle olan akrabalığınıza güvenmeyin. Allah Resûlünün İslâm’ı Beni Âmir ve Beni Muharib Kabilelerine Anlatması Efendimiz, ilk üç sene gizli tebliğ yaptı. Dördüncü sene, açıkça davete başladı ve bu, on yıl devam etti. Tebliğ için panayırları ve hac mevsimini kollardı. Hacıların Ukâz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarındaki yerlerine giderek, tebliğin yapılması için gerekli şartların sağlanmasına yönelik desteklerini istiyor ve bunun karşılığında cenneti müjdeliyordu. Kabile kabile, yer yer dolaşıp düşüncelerini soruyordu ; ama bir tek temiz simalı insan bulamıyordu. Bu arada Beni Âmir kabilesine de uğradı. Ne yazık ki, Fahr-i Kâinat, o güne kadar görmediği eziyeti onlardan gördü. Yanlarından ayrılırken, O’nu arkasından taşa tuttular. Sonra Efendiler Efendisi, Beni Muharib’e gitti. Bunlar arasında, yüz yirmi yaşında bir ihtiyar da vardı. Allah Resûlü bu ihtiyarla konuştu, onu İslâm’a davet etti ; hatta başkalarının dine girmesi için onun yardımlarını bekledi. İhtiyar adam Hâtemü’l-Enbiya’nın getirdiği dine inanmak şöyle dursun, kendinden umulmayacak bir tavır sergiledi ve: “Ey ünlü adam! Kavmin senin anlattıklarını çok iyi bilmektedir. Sana sahip çıkarak aşiretine dönen bir adam, hacılar arasında en fena bir iş yaparak dönmüş olur. Başka bir şey demiyorum, benden uzak dur!” Bu kişi, Nebîler Nebîsine bu denli çirkin tavır sergilerken, arkadan kızıl saçlı küfür yobazı Ebû Leheb hemen oracıkta beliriverdi. Zaten, hep Resûlullah’ın etrafında dolaşır ve onu engellemeye çalışırdı. Ebû Leheb, yaşlı adamı bu yaptığı talihsiz işten Hayatu's-Sahabe 68 dolayı tebrik (!) etti ve: “Bu hac zamanı burada toplananlar hep senin gibi yapsalardı, o da dinini bırakırdı. O atalarının dininin terk eden biridir, yalancıdır.” dedi. Yaşlı adam: “Sen, onu daha iyi bilirsin, çünkü senin yeğenin ve senin akraban. Hey Ebû Leheb! Galiba o bir mecnun. Bizde böylelerini tedavi eden biri var.” dedi. Ebû Leheb, adamın dediklerine cevap vermedi.49 Resûlü Ekrem’in, İslâmiyet’i Absoğulları’na Anlatması Abdullah b. Vâbısatü’l-Absî rivayet ediyor: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mina’daki yerimizde bize geldi. Biz, Mescid-i Hayf ’ı takip eden birinci Cemre’ye iniyorduk. O da, hayvanının üzerinde idi. Terkisinde de Zeyd b. Hârise vardı. Daha önce O’nun yaptıklarını ve hac mevsiminde herkesi İslâm’a davet ettiğini duymuştuk. Baş ucumuzda durarak bize İslâm’ı tebliğ etti. Ama biz ona ‘evet’ demedik. Meysere b. Mesrûk el-Abesi de yanımızdaydı. Şöyle dedi: ‘Allah’a yemin ederim ki, bu adamı tasdik edip, yanımızda götürsek iyi olur. Vallahi onun davası galip gelecek, bütün değerlerin üstüne çıkıp her şeye galebe çalacak.’ Arkadaşlarından biri: ‘Bizden uzak dur, bizi önüne geçemeyeceğimiz tehlikelere maruz bırakma!’ karşılığını verdi.” Allah Resûlü, Meysere’nin sözlerinden ümide kapılıp onunla konuştu. Meysere: “Sözlerin ne kadar güzel! Ne kadar parlak!” dedi. Efendimiz: “Ama kavmim bana karşı çıkıyor, bir adam kavmiyle ayakta durabilir. Onlar yardım etmezse, düşmanları hiç yardım etmez.” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) oradan ayrılınca, o kavim de ailelerinin yanına gitmek üzere Mekke’den çıktı. Meysere onlara: 49 Ebû Nuaym, Delâil 1/255 Allah'a ve Resûlüne Davet 69 “Haydi Fedek’e gidelim de oradaki Yahudilere bu adamın durumunu soralım.” dedi. Hemen kalkıp Yahudilere gittiler. Yahudiler bir kitap çıkarıp önlerine koydular. Allah Resûlünden bahseden yeri arayıp buldular ve okuyup üzerinde konuşmaya başladılar: “O, Arap ve ümmî peygamberdir. Deveye biner, ekmek kırıklarıyla yetinir. Ne uzun ne de kısadır. Saçları ne çok kıvırcık ne çok düzdür, hafif dalgalıdır. Gözünde kırmızılık vardır, rengi esmere çalar.” Sonra birisi şöyle dedi: “Eğer sizi davet eden adam bu tarif edilen zat ise ona hemen icabet edip dinine girin. Biz, haset ettiğimiz için ona uymayacağız. Onun yüzünden pek çok yerde büyük felâketlere uğrayacağız. Hiçbir Arap ona karşı ilgisiz kalmayacak, ya ona tâbi olacak veya onunla savaşacak. Gelin siz ona uyun.” Meysere yakınlarına döndü ve: “Ey kavmim! Bu iş açık ve net şekilde anlaşılmıştır!” dedi. Onlar da: “Gelecek hac mevsiminde tekrar gelir, O’nu buluruz.” diyerek yurtlarına gittiler. Kavmin ileri gelenleri, ertesi yıl onların hacca gitmelerini engelledi ve dolayısıyla onlardan hiç kimse Peygambere ittibâ etmedi. Sonra Allah Resûlü Medine’ye hicret buyurdular. Veda Haccını yaptığı sene Meysere, Allah Resûlü ile karşılaşıp O’nu tanıdı ve: “Yâ Resûlallah, Allah’a yemin ederim ki başımızda dikilip tebliğde bulunduğun o günden beri sana tâbi olmayı isteyip duruyordum. Olan oldu. Gördüğün gibi, Allah İslâm’a girişimi geciktirdi. O gün, benimle beraber olan kişilerin tamamı öldü. Peki, onların girdikleri yer neresidir?” diye sordu. Allah Resûlü: “İslâm dininden başka bir hâl üzere ölen herkes, cehennem ateşindedir!” buyurdu. Bunun üzerine Meysere: “Beni kurtaran Allah’a hamd olsun.” deyip Müslüman oldu.”50 50 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/145. Hayatu's-Sahabe 70 Peygamberimizin, Kinde Cemaatine İslâm’ı Tebliğ Etmesi Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Kindelilerin Ukâz panayırında kaldıkları yere geldi. Şimdiye kadar, onlardan daha ılımlı hiçbir Arap kabilesi ile karşılaşmamıştı. Onları yumuşak huylu ve mantıklı bulunca, kendileri ile konuşmaya başladı ve şöyle buyurdu: “Sizi bir olan Allah’a çağırıyorum, O’nun ortağı yoktur. Canlarınızı koruduğunuz şeye karşı, beni de korumanızı rica ediyorum. Eğer, ben üstün gelirsem desteğinizi sürdürüp sürdürmemekte serbestsiniz.” Çoğunluk: “Bu ne güzel söz! Ama biz atalarımızın taptıklarına tapıyoruz !” dediler. Cemaatin en küçükleri ise: “Ey kavmim, başkaları sizden önce davranmadan siz önce davranın ve O’na tâbi olun. Vallahi Hristiyan ve Yahudiler, Mekke’den bir peygamber çıkma zamanının yaklaştığını söylüyorlar.” dedi. Aralarındaki şaşı bir adam da şöyle dedi: “Durun, beni dinleyin! O’nu akrabaları dışarı atmış, siz mi barındıracaksınız? Bu, bütün Araplara karşı savaş açmak anlamına gelir. Yoo, yoo! Hayır bunu yapmayın!” Efendimiz, mahzun bir hâlde oradan ayrıldı. Onlar da kendi kabilelerine dönüp olup biteni geride kalanlara bildirdiler. Yahudilerden birisi: “Vallahi, siz başınıza konan talih kuşunu kaçırıyorsunuz. O adama uysanız Arapların efendisi olursunuz. Biz, O’nun vasıflarını kitabımızda okuyoruz.” dedi. Yahudi, Peygamberimizin özelliklerini söyledikçe, Resûlullah’ı görenler: “Bu adam tıpkı senin tavsif ettiğin gibi.” dediler. Sonra Yahûdi sözlerini şöyle sürdürdü: “Biz onun Mekke’den çıkacağını biliyorduk. Göçeceği yeri ve yurdu Yesrib (Medine) ’dir.” Bu kabile, ertesi yıl hac mevsiminde Allah Resûlüne gelmek Allah'a ve Resûlüne Davet 71 üzere sözleşti. Başkanları o yıl onların haccetmelerini engelledi, dolayısıyla içlerinden kimse gelemedi. Sonra o Yahudi öldü. Ölürken de Muhammed Mustafa’yı (sallallahu aleyhi ve sellem) tasdik edip ona iman ettiği duyuldu.51 Peygamberimizin Kâ’boğullarını İslâm’a Daveti Abdurrahman el-Âmirî, kavminin ileri gelenlerinden dinlediklerini şöyle aktarıyor: “Ukâz panayırında iken Allah Resûlü bize geldi ve: “Kimlerdensiniz?” diye sordu. “Âmir b. Sa’saaoğullarından.” dediler. “Hangi Âmiroğulları?” dedi. “Kâ’b b. Rebiaoğullarından.” cevabını verdiler. Efendimiz: “Peki, sizden yardım ve himaye isteyenleri koruma gücünüz var mı?” diye sordu. “Bizim tarafımızda olana dokunulamaz, himayemizde olana kimse ilişemez!” dediler. Allah Resûlü: “Ben Allah’ın Peygamberiyim. Rabbimin emirlerini tebliğ edebilmem için, bana yardım etmenizi istemeye geldim. Sizden hiç kimseyi herhangi bir konuda zorlamayacağım.” dedi. Bunun üzerine, onlar Peygamberimize, “Kureyş’in hangi boyundansın?” diye sordular. “Abdulmuttaliboğullarındanım.” cevabını verdi Resûlullah. “Peki, Abdi Menâfoğullarıyla ilişkilerin nasıl, aran iyi mi onlarla?” diye sordular. Allah Resûlü: “Beni ilk yalanlayan ve kapı dışarı eden onlar oldu!” dedi. Dediler ki: “Biz seni kovmayacağız, ama sana iman da etmeyeceğiz. Rabbinin emirlerini tebliğ etmen için seni destekleyeceğiz.” Râvi der ki: Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), onların yanına gitti. Bu kavim alışveriş yaparken Bücre b. Kays el-Kuşeyrî geldi ve: “Şu yanınızda gördüğüm adam kim, onu tanımıyorum?” diye sordu. “Muhammed b. Abdullahi’l-Kureşî.” dediler. “Peki, sizin onunla ne ilişkiniz var?” diye sordu. “Bize 51 Ebû Nuaym, Delâil 1/259 Hayatu's-Sahabe 72 Allah’ın Resûlü olduğunu söyledi ve Rabbinin emirlerini tebliğ etmesi için kendisine destek olmamızı istedi.” dediler. “Peki, ona ne cevap verdiniz?” diye sordu. “Hoş safa geldin! Rahat ol, seni memleketimize götürür, kendi canımızı koruduğumuz gibi koruruz.” dedik. Bücre şöyle dedi: “Şu panayır halkından, sizin gibi kötülük ile dönen başka bir topluluk bilmiyorum. Halkın tepkilerine hedef olursunuz, Araplar toptan üzerinize yürürler. Kavmi, onu sizden daha iyi bilir, eğer ondan bir hayır ümit etselerdi, O’nu, herkesten daha çok mutlu ederlerdi. Kavminin kovup yalanladığı birine itimat ediyorsunuz ve şimdi, O’nu barındırıp yardım edeceksiniz. Ne fena bir karar vermişsiniz!” Sonra Resûlullah’a dönerek: “Kalk, kavminin yanına git! Vallahi, kavmimin himayesinde olmasaydın boynunu vururdum.” dedi. Resûlullah kalktı, devesine bindi. Mel’un Bücre, devenin böğrüne dürtünce deve silkindi ve Allah Resûlünü yere düşürdü. Âmir b. Kurt’un kızı Dubâa da -ki Mekke’de İslâm’a giren kadınlardandıamcaoğullarını ziyarete geldiğinden, o gün oradaydı. Allah Resûlüne yapılan hakaret üzerine: “Ey Âmiroğulları! Benim için artık Âmiroğulları yoktur! Gözlerinizin önünde Allah Resûlüne neler yapılıyor da hiçbiriniz O’nu korumuyorsunuz.” dedi. Bunun üzerine, Dubâa’nın amcaoğullarından üç kişi kalktı; Bücre ile ona yardım eden iki kişinin üzerine yürüdü. Tuttukları gibi her birini yere çarptılar, göğüsleri üzerine oturup yüzlerine vurmaya başladılar. Bu hâl karşısında, Allah Resûlü: Allah’ım! Şunlara hayır ve bereket lütfeyle, ötekilere de lânet eyle!” diye dua etti. Resûlullah’a yardım eden o üç kişi Müslüman olup Allah yolunda şehit düştü, ötekiler ise lânetli olarak kahrolup gitti.52 52 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/141. Allah'a ve Resûlüne Davet 73 Peygamberimizin, Bekir Kabilesini İslâm’a Daveti Hz. Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: “Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bana dedi ki : “Sen ve kardeşin bana hiç destek vermiyorsunuz ve beni kollamıyorsunuz. Haydi, yarın beni panayıra götür de insanların kabilelerinin toplandıkları yere gidip İslâm’ı anlatayım.” Panayır, bütün Arapların toplandıkları bir yerdi. Oraya vardığımızda dedim ki: “Bu, gördüğün Kinde kabilesi ve çevresinde toplananlar, Yemen halkından Kâbe’yi ziyarete gelen en değerli insanlardır. İşte şurası Bekr b. Vâil kabilesinin konakladıkları yer. Şurası da Beni Âmir b. Sa’saa kabilesinin kaldıkları yer. Tercih senin, dilediğine git, anlat.” Önce Kindelilere gitti ve: “Kimlerdensiniz?” diye sordu. “Yemen halkından.” “Yemen’in hangi kabilesinden?” “Kinde’den.” “Kinde’nin hangi boyundan?” “Amr b. Muâviyeoğullarından.” “Hayırlı bir işe var mısınız?” “Nedir o?” “Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet etmeye, namaz kılmaya, Allah katından gelenlere iman etmeye.” Başka bir rivayete göre, Kindeliler Allah Resûlüne: “Muvaffak olduğun takdirde saltanatı senden sonra bize bırakır mısın?” dediler. Resûlullah: “Mülk ve saltanat Allah’a aittir, onu dilediğine verir.” buyurdu. Bunun üzerine Kindeliler: “Öyle ise, bizim senin getirdiğine ihtiyacımız yoktur.” diyerek küstahça karşılık verdiler. Ebû Leheb, nereye gitse hep Efendimizi izler; halka: “O’nun sözlerini kabul etmeyin!” derdi. Hayatu's-Sahabe 74 İşte o gün de, Hz. Peygamberin o kavmin yanından uzaklaştığını görünce onların yanına uğradı. Onlar: “Bu adamı tanıyor musun?” diye sordular. “Evet, şu Mina’nın tepesindeki adam değil mi? Nesini soruyorsunuz?” deyince “Allah’ın Peygamberi olduğunu söyledi.” dediler. Ebû Leheb: “O’nun sözlerine kulak asmayın, delidir, saçmalıyor.” dedi. Onlar: “Evet! İranlılarla ilgili sözlerini duyunca bunu sezmiştik zaten.” diye cevap verdiler.53 Peygamberimizin Mina’daki Bir Grup İnsana İslâm’ı Anlatması Hz. Müdrik (radıyallahu anh) diyor ki: “Babamla birlikte hacdayken Mina’da konakladığımız vakit bir kalabalığa rastadık. Babama: “Bu kalabalık da neyin nesi?” dedim. “Şu dinden çıkan adam var ya, onun başına toplanmışlar” dedi. Baktım ki, Allah Resûlü, şöyle diyordu: “Ey insanlar, ‘Lâ ilâhe illâllah’ deyiniz ki kurtuluşa eresiniz!”54 Peygamberimizin Şeybânoğullarını İslâm’a Daveti Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Allah’ın; Peygamberine, Arap kabilelerine tebliğde bulunmak üzere gitmesini emretmesi üzerine, Peygamberimiz Mina’ya çıktı. Ebû Bekir ile yanındaydık. Bir grup Arap’ın yanına varınca Ebû Bekir ileri geçip selâm verdi. Ebû Bekir, her hayırlı işte başta gelirdi. Hem o Arap kabilelerinin soylarını çok iyi biliyordu. Nihayet sükûnet ve vakarın hâkim olduğu bir meclise vardık. Orada güçlü, kılık kıyafetleri yerinde yaşlılar vardı. Ebû Bekir, “Kimlerdensiniz?” diye sordu. “Şeybân b. Sa’lebeoğullarındanız.” dediler. Ebû Bekir, Allah Resûlüne dönerek: “Anam babam 53 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/140. 54 Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 20/343 (806) Allah'a ve Resûlüne Davet 75 sana kurban olsun, kavimleri içinde bunlardan daha şereflileri yoktur !” dedi. Mefrûk b. Amr, Hâni b. Kabîsa, Müsennâ b. Hârise ve Nu’- man b. Şerîk gibi kabilenin ileri gelenleri de oradaydılar. Ebû Bekir’e en yakın olanı Mefrûk b. Amr idi. Bu zat güzel konuşması ile temayüz etmiş biriydi. Göğsü üzerine sarkan iki saç örgüsü vardı. Ebû Bekir’in yanında oturuyordu. Ebû Bekir ona sordu: “Nüfusunuz nasıl?” “Bin kişiden fazlayız.” diye cevap verdi Mefrûk b. Amr. Ebû Bekir “Gücünüz nasıl?” diye sordu. Mefrûk b.Amr, “Bütün gücümüzü kullanırız. Bununla beraber, her kavmin bir de şansı vardır.” dedi. Ebû Bekir: “Düşmanlarınızla yaptığınız harplerde durum nasıldır?” diye sordu. Mefrûk: “Karşılaştığımızda, öfkemiz çok yamandır. Biz iyi koşan atları, çocuklarımıza; silahı ise sağmal deveye tercih ederiz. Tabii ki, yardım Allah’tandır. Kâh galip kılar, kâh mağlûp eder. Herhâlde sen Kureyş’tensin?” dedi. Ebû Bekir: “Sanırım, Allah Resûlünün haberini almışsınızdır; işte o bu zâttır.” dedi. Mefrûk: “Onu duyduk. Allah’ın Peygamberi olduğunu söylüyormuş.” dedikten sonra Resûlullah’a dönerek: “Ey Kureyşin biraderi! Neye çağırıyorsun?” dedi. Peygamberimiz ilerleyip oturdu. Ebû Bekir de kalktı, elbisesi ile Allah Resûlünü gölgeledi. Resûlullah: “Sizi; bir olan Allah’tan başka hak ma’bud bulunmadığına, benim Allah’ın Peygamberi olduğuma inanmaya, beni korumaya, desteklemeye, Allah’ın bana emir buyurduklarını yerine getirinceye kadar bana yardım etmeye çağırıyorum. Kureyş Allah’- ın dinine karşı harp etmek üzere birbiriyle yardımlaştı, Allah’ın Peygamberini yalanladı, bâtılı hakka tercih etti. Allah, her şeyden müstağni ve her hamde lâyıktır.” buyurdu. Mefrûk: “Ey Kureyş’in biraderi, daha başka neye çağırıyorsun?” dedi. Allah Resûlü şu mealdeki âyetleri okudu: Hayatu's-Sahabe 76 “De ki: “Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyup açıklayayım: O’na hiçbir şeyi ortak yapmayın, anneye babaya iyi davranın, fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, çünkü sizin de onların da rızkını veren biziz. Kötülüklerin, fuhşiyatın açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Allah’ın muhterem kıldığı cana, haksız yere kıymayın. İşte, aklınızı kullanırsınız diye Allah size bunları emrediyor. Rüşdüne erinceye kadar, yetimin malına en güzel şeklin dışında bir sûrette yaklaşmayın. Ölçüyü, tartıyı tam ve doğru yapın. Biz, hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz. Hakkında konuştuğunuz kimse, akrabanız bile olsa, yine doğruyu söyleyin! Allah’a verdiğiniz ahdi tutun. İşte, düşünüp tutasınız diye Allah size bunları emretti. Bir de şu: “İşte benim dosdoğru yolum. Ona tâbi olun. Yoksa başka yollara uymayın ki sizi O’nun yolundan ayırmasın. İşte kötülüklerden sakınasınız diye Allah, size bunları emretti.” (En’âm, 6/151-153) Mefrûk: “Daha neye davet ediyorsun? Vallahi bu, yeryüzündekilerin sözlerinden değil, onların sözlerinden olsaydı hiç kuşkusuz şimdiye kadar duyardık.” dedi. Allah Resûlü şu mealdeki âyeti okudu: “Allah adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl, 16/90) Mefrûk: “Ey Kureyşli! Vallahi en mükemmel ahlâka, en güzel amellere davet ettin. Seni yalanlayıp sana karşı çıkan kavmin iftiracıdır.” dedi. Sonra Hâni b. Kabîsa’nın da söze karışmasını istiyormuş gibi: “Bu da Hâni b. Kabîsa’dır, büyüğümüz ve dinî liderimizdir.” dedi. Hâni: “Ey Kureyş’in biraderi! Sözlerini dinledim, dediklerini Allah'a ve Resûlüne Davet 77 tasdik ettim. Sanıyorum önceden kararlaştırılmayan şu ilk oturumda, davan konusunda düşünmeden, bizi çağırdığın şeyin akıbetine bakmadan dinimizi bırakarak getirdiğin dinde hemen sana uymamız hatalı olur, aklın kıtlığına ve firaset azlığına delalet eder. Hatalar hep aceleciliğin sonucudur. Kaldı ki arkamızda kavmimiz var, onlar burada yokken antlaşma yapmamız hoş olmaz. Şimdi sen git, biz de gidelim; durumu sen de biz de bir değerlendirelim, biraz düşünelim, sonra bir karar verelim.” dedi. Müsennâ b. Hârise’nin de söze karışmasını arzu ediyormuş gibi: “Bu da Müsennâ! Büyüğümüz, harp işlerimizi deruhte eden arkadaşımız.” dedi. Müsennâ: “Ey Kureyş’in biraderi! Sözlerini dinledim, dediklerini beğendim, söylediklerin beni gerçekten şaşırttı. Cevabım, Hâni b. Kabîsa’nın cevabı gibidir. Biz, iki su kaynağı arasında konaklamış bir kavimiz. Bu iki sudan biri Yemâme, diğeri Semâve’dir.” dedi. Resûlullah: “Bu iki su kaynağından maksat nedir?” diye sordu. Müsennâ: “Biri karanın yüksek yerleri ile Arap topraklarıdır, öteki ise Farsların arazisi, Kisrâ’nın nehirleridir. Biz oraya yerleşirken hiçbir hadise çıkarmamak, katilleri barındırmamak için Kisrâ bizden söz aldı. Senin bizi çağırdığın bu dava, herhâlde kralların hoşlanmadığı işlerden olsa gerek. Arap beldelerinde meydana gelen hadiselere gelince, bu hadiseleri çıkaran bağışlanır, özrü kabul edilir. Ama Fars topraklarında bir hâdise çıkaran affedilmez, mazereti de kabul görmez. Binâenaleyh, Arap topraklarında sana yardım etmemizi istersen bunu yaparız!” dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kötü bir cevap vermediniz, doğruyu pek güzel ifade ettiniz. Çünkü Allah’ın dinine, onu her yönüyle kavrayanlardan başkası sahip çıkamaz.” buyurdu. Daha sonra Ebû Bekir’in elinden tutarak kalktı. Sonra Evs ve Hazreç’- in meclislerine vardık. Biz oradan kalkmadan onlar Allah Resû- Hayatu's-Sahabe 78 lüne biat ettiler. Hz. Ali buyurdular ki: “Evs ve Hazreçliler çok doğru ve sabırlı kimselerdi.”55 Peygamberimizin Evs ve Hazrec Kabilelerini İslâm’a Davet Etmesi Hz. Ali, bir gün Ensâr’dan, onların üstünlüklerinden, geçmiş hizmetlerinden bahsederken şöyle buyurdu: “Ensâr’ı sevmeyen ve onlara karşı kadirşinas olmayan hakiki mümin olamaz. Vallahi onlar itina ile büyütülen bir tay gibi kılıçlarıyla, mertçe konuşan dilleri ve cömertçe ortaya koydukları canlarıyla İslâm’ı bugünlere taşıdılar. Allah’a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) panayırlara çıkardı, kabileleri İslâm’a çağırırdı, hiçbir insan ona icabet etmez, onun davetine yanaşamazdı. Mecenne’de, Ukâz’da, Mina’da kabilelerin yanına varır, davetini her sene tekrarlardı. Hatta bazı kabileler, “Hâlâ bizden ümidini kesmedin mi?” derlerdi. Nihayet, Allah Teâlâ Ensâr’- dan bu iki kabile hakkında takdir buyurduğunu dileyince Nebîler Nebîsi onlara İslâm’ı teklif etti. Onlar da, süratle kabul ederek O’nu barındırdılar, himayeleri altına aldılar ve O’na yardım ettiler. Allah, Ensâr’ı hayırlarla mükâfatlandırsın. Yanlarına geldik, evlerinde birlikte kaldık, fedakârlık ruhuyla bizi karşılayıp her şeylerine tercih ettiler. Vallahi, bizi birbirlerine tercih hususunda aralarında yarışıyor ve hatta kura çekiyorlardı. Sonra mallarında kendilerinden daha fazla hak sahibi olmamızı da, gönül rahatlığıyla kabul ediyorlardı. Onlar canlarını peygamberleri uğrunda feda ettiler. Allah’ın salât ve selâmı Resûlüne ve onların cümlesine olsun.” Sa’d b. Rebî’in annesi Ümmü Sa’d (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’de kaldığı süre içinde durmak bilmeden kabileleri tek, Allah’a imana çağırıyordu. Çağırıyor ama hep eza görüyor, hakaretlere maruz kalıyordu. 55 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/142. Allah'a ve Resûlüne Davet 79 Nihayet Allah Teâlâ, Ensâr’ın bu kabilesi için takdir buyurduğu şerefi diledi ve Allah Resûlü Akabe mevkiinde onlardan bir grubun yanına vardı. O sırada, onlar saçlarını tıraş ediyorlardı.” Sa’d b. Rebî der ki: “Anne, onlar kimlerdi?” diye sordum. “Altı veya yedi kişi idiler. Üç tanesi Beni Neccâr’dandı. Bunlar Es’ad b. Zürâre ile Afrâ’nın iki oğlu idi. (Diğerlerinin isimlerini söylemedi.) Resûlullah bu grubun yanına oturdu, onları azîz ve celîl olan bir tek Allah’a iman etmeye çağırdı, kendilerine Kur’ân okudu. Onlar da Allah ve Resûlünün davetine icabet ettiler ve gelecek sene buluşmak üzere anlaştılar. Bu, birinci Akabe’dir. İkinci Akabe daha sonradır.” Ümmü Sa’d’e: “Resûlullah Mekke’de ne kadar kaldı?” dedim. “Ebû Sırma Kays b. Ebî Enes’in sözünü işitmedin mi?” dedi. “Ne dediğini bilmiyorum.” karşılığını verdim. Bunun üzerine, Ebû Sırma’nın şu mısrasını okudu: “Kureyş içinde on küsur sene kaldı Ne zaman vefakâr bir dost bulsa, davasını anlatıyordu.”56 Zühri anlatıyor: Müşrikler, Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı baskılarını artırınca Allah Resûlü, amcası Abbâs b. Abdulmuttalib’e: “Amca, azîz ve celîl olan Allah, dinine öyle bir kavimle yardım edecek ki, bu kavim için Kureyş’in burnunu yere sürtmek çok kolay olacak. Haydi, Ukâz panayırına gidelim, bana Arap kabilelerinin ikamet ettikleri yerleri göster de onları Allah’a imana çağırayım; onlardan, Allah’ın bana verdiği mesajları tebliğ edinceye kadar beni desteklemelerini, beni himaye etmelerini isteyeyim.” buyurdu. Abbâs: “Pekâlâ yeğenim. Sen Ukâz’a git, ben de seninle geliyorum, sana kabilelerin kaldıkları yerleri göstereceğim.” dedi. 56 Hâkim, Müstedrek 2/683 (4255) Hayatu's-Sahabe 80 Allah Resûlü önce Sakîf kabilesine uğradı. Sonra tek tek diğer kabileleri dolaştı. Ertesi yıl, -ki aleni davete me’mur edildiği senedir- Evs ve Hazreç kabilelerinden altı kişiyle tanıştı. Bunlar Es’ad b. Zürâre, Ebu’l-Heysem b. Et-Teyyihan, Abdullah b. Revâha, Sa’d b. Rebi’, Nu’man b. Hârise ve Ubâde b. Sâmit idi. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gruba, Minâ’da iken Cemre-i Akabe yanında geceleyin rastlamıştı. Yanlarına oturdu, kendilerini Allah’a, O’na ibâdete, nebîler ve resûller vasıtasıyla gönderdiği dinine destek olmaya çağırdı. Onlar da kendisine vahyolunanlardan bir şeyler okumasını istediler. Resûlullah da İbrahim sûresinin otuz beşinci âyetinden başlayarak sûrenin sonuna kadar okudu. Bu âyetler mealen şöyledir: “Bir de, İbrâhim, bir vakitler şöyle demişti: “Ya Rabbî! Burayı emin bir belde kıl, Beni de evlatlarımı da putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların birçoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse o da Sen’in merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen gafursun, rahîmsin. Ey bizim Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin kutsal mâbedinin yanında, ekin bitmez bir vâdide yerleştirdim. Ey bizim Rabbimiz! Namazı gereğince kılsınlar diye böyle yaptım. Ya Rabbî! Artık insanların bir kısmının gönüllerini onlara doğru yönelt, onları her türlü ürünlerden rızıklandır ki Sana şükretsinler. Ey bizim Rabbimiz! Biz ister gizleyelim, ister açığa vuralım, yaptığımız her şeyi bilirsin. Zaten göklerde ve yerde Allah’a gizli kalan hiçbir şey yoktur. Hamd olsun Allah’a ki, hayli yaşlı olmama rağmen, bu ihtiyarlık hâlimde İsmâil ve İshak’ı bana ihsan etti. Şüphesiz ki Rabbim duayı kabul buyurur. Ya Rabbî! Beni de, neslimi de namazı devamlı olarak ve gereğince kılan kullarından eyle! Duamı, lütfen kabul buyur Ya Rabbi! Ey Rabbimiz! Beni, annemi, babamı ve bütün müminleri kıyamet günü affeyle. Sen, o zalimlerin işlediklerinden, sakın Allah’ın habersiz olduğunu zan- Allah'a ve Resûlüne Davet 81 netme! O, sadece onları, dehşetinden gözlerinin donup kalacağı bir güne ertelemektedir. O gün onlar başlarını dikmiş, gözleri donup kalmış, kalpleri bomboş koşup dururlar. Hem, azabın geleceği günü hatırlatarak insanları uyar! O gün zalimler: “Ey bizim Rabbimiz!” diyecekler “Ne olur, bize kısa bir süre ver de senin çağrına uyma imkânı bulalım ve peygamberlerin izince gidelim.” Peki, daha önce hiç zeval bulmayıp sürekli yaşayacağınıza dair yemin eden siz değil miydiniz? Sizden önce, kendilerine zulmetmiş olanların diyarlarına yerleştiniz. Onlara neler yaptıklarımız da, size iyice belli oldu ve size meseller getirerek gerçekleri anlattık. Onlar tuzaklar kurdular, ama Allah nezdinde de onlara tuzak var, isterse onların tuzakları dağları yerinden oynatacak olsun! Sakın Al lah’ın, peygamberlerine yaptığı vaadden cayacağını zannetme! Allah elbette mutlak galiptir, intikam sahibidir. Gün gelecek, yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilecek. Bütün insanlar kabirlerinden kalkıp tek hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar. O gün suçlu kâfirlerin birbirine yaklaştırılarak kelepçelendiğini görürsün. Gömlekleri katrandandır, yüzlerini ise ateş kaplar. Allah her insana kazandığının karşılığını vermek için (diriltir). Allah, hesabı çok çabuk görür. İşte bu Kur’ân insanlara beliğ bir tebliğdir, tâ ki onunla uyarılsınlar tâ ki Allah’ın tek ilâh olduğunu bilsinler. Ve tâ ki aklı ve vicdanı temiz olanlar, düşünüp ders alsınlar... (İbrahim, 14/35-52) Allah Resûlünü dinleyince kendilerinden geçtiler ve hemen davete icabet ettiler. Resûlullah onlarla konuşurken, amcası Abbâs da oradan geçiyordu. Peygamberimizi sesinden tanıdı ve: “Yeğenim, yanındakiler kimler?” diye sordu. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Amca, bunlar Medine sakinlerinden Evs ve Hazreç. Kabileleri çağırıp durduğum şeye, onları da davet ettim. Bana icabet edip beni tasdik ettiler, hatta beni kendi beldelerine götüreceklerini söylediler.” buyurdu. Hayatu's-Sahabe 82 Hz. Abbâs hayvanından indi ve: “Ey Evs ve Hazreç cemaati! Bu benim yeğenimdir. En çok sevdiğim kişidir. O’nu tasdik ettiniz, kendisine inandınız ve birlikte götürmeye karar verdinizse, sizden onu perişan etmeyeceğinize ve aldatmayacağınıza dair söz vermenizi istiyorum. Komşularınız Yahudidir ve onların düşmanlıkları malûmdur, O’na tuzak kurmayacaklarından emin değilim.” dedi. Hz. Abbâs’ın (radıyallahu anh) Sa’d ve arkadaşlarına güvensizlik ima eden sözlerine içerleyen Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh): “Yâ Resûlallah, bana izin veriniz, seni incitmeden, hoşlanmayacağınız bir şey söylemeden, sana icabet ettiğimizi, sana inandığımızı tasdik sadedinde ona cevap verelim!” dedi. Resûlullah: “Peki, kimseyi töhmet altında bırakmadan cevap verin.” buyurdu. Bu izin üzerine, Es’ad b. Zürâre yüzünü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e çevirdi ve: “Yâ Resûlallah, her davetin kâh yumuşak kâh sert bir yolu vardır. Bugün sen insanları, onlara çok zor ve meşakkatli gelen bir davaya çağırıyorsun. Bizi dinimizi terk etmeye, senin dinin üzere sana uymaya çağırdın. Bu, güç bir teklif; ama biz bu hususta sana icabet ettik. Bizi, insanlarla aramızdaki komşuluk, yakın-uzak hısımlık bağlarını kesmeye çağırdın. Çok ağır olan bu teklifini de kabul ettik. Biz, muhkem, kimsenin göz dikemeyeceği bir yurtta güçlü bir topluluk iken kavminin yalnız bıraktığı, amcalarının kaderine terk ettiği, bizden olmayan bir adamın reisimiz olmasını istedin. Bu, çok ağır bir teklif olmasına rağmen bu mevzuda da müspet cevap verdik. Bunların hepsi, halkın hoşuna gitmeyen şeylerdir. Bundan ancak Allah’ın kemâlini dilediği, akıbetlerinin hayrını murat ettiği kimseler hoşlanır. Bütün bu hususlarda dilimizle, gönlümüzle, ellerimizle getirdiklerine iman ederek, yüreklerimize yerleşen marifeti tasdik ederek sana icabet ettik. Bu tekliflerinde sana biat ediyoruz, Rabbimize ve Rabbine bağlılığımızı Allah'a ve Resûlüne Davet 83 bildiriyoruz. Allah’ın eli, ellerimiz üstündedir! Kanlarımız senin kanınla, ellerimiz senin ellerinle beraberdir. Kendi canımızı, oğullarımızı, kadınlarımızı koruduğumuz tehlikelere karşı seni de koruyacağız. Bu mevzuda sözümüzü yerine getirirsek Allah için getiririz. Sözümüzde durmazsak Allah’a karşı hainlik etmiş oluruz. Bu sebeple de bedbaht oluruz. Yâ Resûlallah, işte bizim tasdikimiz! Yardımına sığınılacak yegâne varlık ancak Allah’tır.” Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh) bu sözlerin akabinde Abbâs b. Abdulmuttalib’e dönerek: “Ey Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) önünde sözle bize sataşan! Sana gelince -gerçek niyetini Allah daha iyi bilir- Allah Resûlünün senin yeğenin olduğunu, O’nu herkesten çok sevdiğini söyledin. Biz, yakın uzak hısımlarımızla alâkamızı kestik. O’nun, Allah’ın Peygamberi olduğuna şehadet getiriyoruz. Cenâb-ı Hak, O’nu, kendi katından göndermiştir. O bir yalancı değildir. Getirdikleri, beşer sözüne benzemiyor. Bizden teminat almadıkça bizden yana gönlünün rahat edemeyeceğini söyledin. Öyle bir şey istediniz ki, biz Allah Resûlü için isteyen herkese bu teminatı veririz, dilediğin teminatı alabilirsin!” dedi. Sonra Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e dönerek: “Yâ Resûlallah, kendin için dilediğini al, Rabbin için istediğin şartı koş, emredeceğin her şeye razıyız!” dedi.57 6. PEYGAMBERİMİZİN ÇARŞI-PAZAR DOLAŞARAK

PEYGAMBERİMİZİN ÇARŞI-PAZAR DOLAŞARAK HALKI İSLÂM’A ÇAĞIRMASI

 

6. PEYGAMBERİMİZİN ÇARŞI-PAZAR DOLAŞARAK HALKI İSLÂM’A ÇAĞIRMASI Rebia b. Ubbâd şöyle demiştir: “Allah Resûlünü cahiliye dönemimde Zü’l-Mecâz çarşısında gördüm, “Ey insanlar! Lâ ilâhe illâllah deyiniz ki kurtuluşa eresiniz” diyordu. Halk da başına toplanıyordu. Arkasından da parlak yüzlü, şaşı gözlü, saçları 57 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 1/533(1525) Hayatu's-Sahabe 84 iki örgülü bir adam dolaşıyor, peşinden giderek, “O, yalancı bir dönmedir!” diyordu. Bu adamın kim olduğunu sordum: “Amcası Ebû Leheb’dir” dediler.58 Bu hadisin diğer bir rivayetinde, farklı olarak şu ek bilgi vardır: “Allah Resûlü, Ebû Leheb’den kaçıyor, o da onu izliyordu.” Başka bir rivayette de şu ifadeye rastlıyoruz: “Halk, birbirini ezercesine Allah Resûlünün başına yığılmıştı. Durmaksızın o kadar söz söyleyen bir kimse görmedim.”59 Tarık b. Abdullah anlatıyor: “Bir gün Zü’l-Mecâz çarşısında iken baktım kırmızı hırkalı bir adam orada şöyle diyordu: ‘Ey insanlar! Lâ ilâhe illâllah deyiniz ki kurtuluşa eresiniz.’ Arkasından da ayaklarını ve bacaklarını kanlar içinde bırakmış bir adam vardı. O da: ‘Ey ahâli! O yalancıdır, ona uymayın.’ diyordu. Ben bunun sebebini sordum: “Hâşimoğullarından bir delikanlı; Allah’ın peygamberi olduğunu iddia ediyor, ötekisi de amcası Abdü’lUzzâ yani Ebû Leheb’dir” dediler.60 Mâlik b. Kinâneoğullarından bir adam anlatıyor: “Zü’l-Mecâz çarşısında Allah Resûlünü gördüm, dolaşıp şöyle diyordu: ‘Ey İnsanlar! Lâ ilâhe illâllah deyiniz ki kurtuluşa eresiniz” Ebû Cehil de ona toprak atıyor ve: “Bu sizi dininizden saptırmasın! “Tanrılarınızı bırakmanızı, Lât ve Uzza putlarını terk etmenizi istiyor!” diyordu. Allah Resûlü ise, ona dönüp bakmıyordu bile” Râvi der ki: “Ben o zata, ‘Allah Resûlünü bize tasvir et.’ dedim. ‘Kırmızı iki hırka içinde orta boylu, dolgun vücutlu, güzel yüzlü, saçları simsiyah, teni bembeyaz, gür saçlı idi.’ dedi”61

PEYGAMBERİMİZİN YAKIN AKRABALARINI İSLÂM’A DAVETİ

 

7. PEYGAMBERİMİZİN YAKIN AKRABALARINI İSLÂM’A DAVETİ Peygamberimizin, Yakın Akrabalarını Allah’a İman Etmeleri İçin Yemeğe Davet Etmesi Hz. Ali’den (radıyallahu anh) gelen bir rivayet şöyledir: “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Abdulmuttaliboğullarını yemeğe çağırdı. On kişi kadardılar. Her biri, sofraya oturduklarında bir kuzu yiyebilen ve yedi-sekiz litre içebilen kimselerdi. Allah Resûlü ise, onlar için bir tencere yemek hazırlamıştı. Doyuncaya kadar yediler. Yemek sanki hiç dokunulmamış gibi kaldı. Akabinde, Allah Resûlü ufak bir bardak içecek istedi. Kanıncaya kadar içtiler. Getirilen içecek, sanki hiç içilmemiş gibi duruyordu. Müteakiben Allah Resûlü: “Ey Abdulmuttaliboğulları! Ben öncelikle size, sonra da genel olarak bütün insanlara peygamber olarak gönderildim. Şurada Allah’ın bereket mucizelerini de gördünüz. Hanginiz kardeşim ve arkadaşım olmak üzere bana biatta bulunur?” diye sordu. Kimse ayağa kalkmadı. En küçükleri ben olmama rağmen ben kalktım. Allah Resûlü: “Sen otur” dedi. Sonra üç kez aynı soruyu sordu. Her defasında da ben kalkıyordum, o da “otur” diyordu. Nihayet üçüncüsünde, elini elime vurdu ve biatımı kabul etti.”6

PEYGAMBERİMİZİN YOLCULUK SIRASINDA İNSANLARI İSLÂM’A DAVETİ

 

 8. PEYGAMBERİMİZİN YOLCULUK SIRASINDA İNSANLARI İSLÂM’A DAVETİ Peygamberimizin Bir Bedevîyi İslâm’a Çağırması İbn Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir yolculukta Allah Resûlü ile beraberdik. Karşımıza bir bedevî çıktı. Kendisine yaklaşınca, Allah Resûlü, adama nereye gittiğini sordu. Bedevî “Aileme gidi62 İbn Kesîr, Tefsîr 3/350. Hayatu's-Sahabe 86 yorum.” dedi. Efendimiz: “Bir hayır yapmaya var mısın?” diye ona teklifte bulundu. Adam: “Nedir o?” diye sorunca Allah Resûlü: “Bir olan Allah’tan başka ilâh olmadığına, O’nun eşi ve ortağı bulunmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet eder misin?” dedi. Adam: “Söylediklerinin doğruluğuna dair bir delilin var mı?” diye sordu. Allah Resûlü: “İşte gördüğün şu ağaç, Benim doğruluğuma şahit olacak.” buyurdu. Allah Resûlü vadinin sağ kenarında duran ağacı çağırdı. Ağaç yeri yararak geldi, Resûlü Ekrem’in önünde durdu. Allah Resûlü, ağaca üç defa şâhitlik ettirdi. Ağaç da söylediklerinin doğruluğuna şehâdette bulundu ve tekrar eski yerine döndü. Bedevî, kavminin yanına gitmek üzere ayrılırken şunları söylüyordu: “Eğer kavmim bana uyarsa onları da sana getiririm. Beni dinlemezlerse ben de senin yanına döner, seninle birlikte olurum.”63

PEYGAMBERİMİZİN İSLÂM’A DAVET İÇİN YAYA OLARAK YOLCULUK YAPMASI

 

9. PEYGAMBERİMİZİN İSLÂM’A DAVET İÇİN YAYA OLARAK YOLCULUK YAPMASI Yürüyerek Tâif’e Gidişi Abdullah b. Ca’fer (radıyallahu anh) şöyle anlatıyor: “Ebû Tâlib vefat edince Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yürüyerek Tâif ’e gitti. Onları İslâm’a çağırdı, ama onlar davetini kabul etmediler. Geri döndü. Bir ağacın gölgesi altında istirahat edip iki rekât namaz kıldı, şu dua ile durumunu Allah’a arz etti: “İlâhî! Zayıflığımı, insanlar karşısındaki çaresizliğimi ancak sana arz ve şikâyet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbim! Sensin Erhamü’r-Râhimîn! Beni kime bırakıyorsun? Bana kötü muamelede bulunacak düşmana mı, yoksa akrabam olan bir kısım idarecilere mi? 63 İbn Kesîr, el-Bidâye 6/125 Allah'a ve Resûlüne Davet 87 İlâhî! Eğer bana kızmadıysan hiçbir şeyden gam yemem. Şu var ki senin affediciliğin benim için sınırsız ve çok geniştir. Ey Allah’ım! Öfkene maruz kalmaktan yahut hoşnutsuzluğunu kazanmaktan, Senin, karanlıkları aydınlatan, dünya ve âhiret işlerinin dirlik-düzenini temin eden Zatına sığınıyorum. Allah’ım! Benden razı oluncaya kadar senin afvını diliyor ve dileniyorum. Senden bağımsız hiçbir güç ve kuvvet yoktur, bütün güç ve kuvvet sendendir.”64

PEYGAMBERİMİZİN İSLÂMİYET’İ TEBLİĞ GAYESİYLE BELDELERE ÖĞRETMENLER GÖNDERMESİ

 

 11. PEYGAMBERİMİZİN İSLÂMİYET’İ TEBLİĞ GAYESİYLE BELDELERE ÖĞRETMENLER GÖNDERMESİ Mus’ab b. Umeyr’i Medine’ye Göndermesi Hz. Urve b. Zübeyr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ensâr, Allah Resûlünün sözlerini duyup gönülleri O’nun davet ettiği hakikatlere kalben ve zihnen ikna olunca, onlar O’nu tasdik ederek iman ettiler. (Daha önceleri geçtiği üzere, Allah Resûlünün Birinci Akabe’de o altı kişi ile görüşmesi, onların gelecek sene hac mevsiminde tekrar buluşmak üzere söz verdikten sonra kavimlerine dönmeleri Ensâr’ın iman etmesine güzel bir vesile teşkil eder.) Evet, o altı kişi Peygamberimize: “Bize yanından bir adam gönder de halkı Allah’ın kitabına uymaya çağırsın. Bu, kısa zamanda kitaba tâbi olunmasını temin eder.” diye haber gönderdiler. Bir rivayete göre, bu haberi getiren iki kişi Muâz b. Afra ile Râfi b. Mâlik’tir. Bunun üzerine Allah Resûlü, Abdüddâroğullarının kardeşi Mus’ab b. Umeyr’i gönderdi. Mus’ab, Beni Ganem kabilesinden olan Es’ad b. Zürâre’ye konuk oldu. Onlarla sohbet ediyor, kendilerine Kur’ân’dan âyetler okuyordu. Neccâroğulları, Es’ad b. Zürâre’ye baskı yapınca Mus’ab’ı onun yanından ayırdılar. Bunun üzerine Mus’ab, Sa’d b. Muâz’ın evine geçti. Sa’d b. Muâz’ın manevi desteğiyle, durmadan ve yılmadan insanları Allah’a imana çağırıyordu. Cenâbı Hak onun vasıtasıyla Ensâr’a hidayet nasip ediyordu. Öyle ki Ensâr hanelerinden Müslüman olmayan pek az ev kalmış, en önde gelenler bile Müslüman olmuştu. Amr b. Cemûh da İslâm’la şereflenmiş, böylece putlara olan inanç tamamen kırılmıştı. Mus’ab b. Umeyr, Allah Resûlünün yanına döndü. Bundan sonra Mus'ab, “Mukrî” yani “Kur’ân Öğretmeni” diye çağrılmaya başlandı”67 67 İbn Cevzî, Sıfatu’s-Safve 1/391 Allah'a ve Resûlüne Davet 89 Peygamberimizin, Ebû Ümâme’yi Yöre Halkına Öğretmen Olarak Göndermesi Ebû Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’a davet etmek, İslâm’ın esaslarını kendilerine sunmak üzere beni kavmime gönderdi. Yanlarına vardığımda develerini suya götürmüş, sütlerini içmişlerdi. Beni görünce: “Merhaba Sudayy b. Aclân! Duyduğumuza göre sen de dininden çıkıp o adamın tarafına geçmişsin.” dediler. “Hayır! Ben sadece Allah ve Resûlüne iman ettim. Resûlullah da beni size İslâm’ı ve hükümlerini anlatmam için gönderdi.” dedim. O arada kanla dolu tabaklarını getirip ortaya koydular ve etrafına toplanıp yemeye başladılar. Bana: “Sen de gel Sudayy!” dediler. Ben: “Yazık size! Ben, bunu sizlere haram kılan Peygamberin yanından geliyorum, yenilmesi helâl olan, yalnız Allah’ın adı anılarak kestiklerinizdir.” dedim. Birbirlerine: “Ne demiş bu adam?” diye sordular. Dedim ki: “Kendisine bu hususta şu âyet indi: “Size şunlar haram kılındı: Kendiliğinden ölen hayvan, kan, domuz eti, Allah’- tan başkasının adına kesilen, henüz canı çıkmadan yetişip şartına uygun tarzda kestikleriniz müstesna; boğulmuş, bir şey vurularak öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanmış, boynuzlanmış yahut canavar tarafından parçalanmış olup da ölen hayvanların etleri, putlara ait sunaklarda kesilen hayvanların etleri ve zar atarak, kumar oynayarak elde edilen etler.” (Mâide, 5/ 3) Kendilerini İslâm’a davet etmeye başladım, ama bir şeylerden kaçınıyorlardı. “Yazık size! Bari bir yudum su verin, susuzluktan yanıyorum!” dedim. “Sana su vermeyeceğiz, kendi hâline bırakacağız ki susuzluktan ölesin!” dediler. Yanımda bir sarığım vardı, başımı sarıkla doladım ve o kavurucu sıcakta kızgın kumlar üzerinde uyumuşum. Biri uykumda Hayatu's-Sahabe 90 bir cam bardak ile bana geldi. İçinde kimsenin tatmadığı lezzette bir içecek vardı. O içeceği, bana sundu, ben de içtim; bitirince uyandım. Gerçekten, onu içtikten sonra ne susadım ne de susuzluk hissettim.”6

İSLÂMÎ ESASLARI YERİNE GETİRMEYE DAVET

 

 12. İSLÂMÎ ESASLARI YERİNE GETİRMEYE DAVET Peygamberimizin, Cerîr’i İman Etmeye ve Farzları Yapmaya Davet Etmesi Cerîr b. Abdullah (radıyallahu anh) anlatıyor: “Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) bana haber göndererek beni huzuruna çağırttı. Yanına vardığımda bana: “Cerîr, niçin geldin?” diye sordu. “Yâ Resûlallah, senin huzurunda Müslüman olmak için geldim.” dedim. Bunun üzerine sırtıma bir elbise attı ve sahâbilerine dönerek: “Size bir kavmin eşrafından olan birisi geldiğinde kendisine ikramda bulununuz.” buyurdu ve akabinde, “Cerir, seni Allah’- tan başka tanrı bulunmadığına, benim Allah’ın Resûlü olduğuma şehâdet getirmeye, Allah’a, ahiret gününe, kadere, farz namazları kılmaya, farz olan zekâtı ödemeye davet ediyorum.” buyurdu. “Ben de bunları yapmayı kabul ettim. Bundan sonra Allah Resûlü beni ne zaman görse tebessümle karşılardı.”69 Peygamberimizin, Bu Konuda Muaz b. Cebel’e Talimatı İbn Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: “Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Muâz b. Cebel’i (radıyallahu anh) Yemen’e (vali olarak) gönderdiği zaman ona şöyle emretmişti: “Ey Muâz! Sen kitap ehli bir kavme gidiyorsun. Onlara gitti68 Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 8/279(8074) 69 İbn Kesîr, el-Bidâye 5/78 Allah'a ve Resûlüne Davet 91 ğinde kendilerini, Allah’tan başka ibadete lâyık biri olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet getirmeye davet et. Bu iki şehâdeti getirip sana itaat ederlerse, onlara, Allah Teâlâ’nın her gece ve gündüz kendilerine beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bu hususta da sana itaat ederlerse onlara, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere Cenâb-ı Hakk’ın üzerlerine zekâtı farz kıldığını haber ver. Bu mevzuda da sana itaat ederlerse, mallarının en kıymetlilerini almaktan kaçın! Mazlumun duasından sakın. Zira mazlumun duasıyla Allah arasında perde yoktur.”70 Peygamberimizin, Havşeb Zî-Zuleym’i Farzları Yerine Getirmeye Çağırması Havşeb Zî-Zuleym anlatıyor: “Allah’u Teâlâ, Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) muzaffer kılınca ben kendisine Abd-i Şer maiyetinde kırk süvari gönderdim. Elçilerim mektubumla birlikte Medine’ye Allah Resûlünün yanına varınca Abd-i Şer: “Hanginiz Muhammed?” diye sordu. “Budur.” diyerek gösterdiler. Efendimize: “Ne getirdin? Eğer getirdiğin esaslar hak ise sana uyacağız.” dedi. Resûlullah: “Namaz kılacak, zekât verecek, insanların kanını dökmeyecek, iyiliği emredecek, kötülükten de sakındıracaksınız.” buyurdu. Abdi Şer: “Getirdiğin bu esaslar gerçekten çok harika! Uzat elini sana biat edeceğim.” dedi. Nebîler Nebîsi (sallallahu aleyhi ve sellem) ona: “Senin ismin nedir?” diye sordu. “Abd-i Şer!” diye cevap verdi. Peygamberimiz: “Hayır! Bilakis senin adın Abd-i Hayr olmalıdır.” buyurdu. Râvi diyor ki: Bu zat, Allah Resûlüne iman ve biat etti. Peygamberimiz de onunla Havşeb Zî-Zuleym’e cevap gönderince Havşeb de Allah ve Resûlüne iman etti.”71 70 Buhârî, Sahîh 2/544 (1425) 71 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 1/535(1531) Hayatu's-Sahabe 92 Peygamberimizin Abdülkays Heyetini Farzları Yerine Getirmeye Daveti İbn Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: “Abdü’l-Kays başkanlığındaki elçiler heyeti Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna geldikleri zaman Peygamberimiz: “Hoş geldiniz! İnşallah bu gelişinizden dolayı pişman olmazsınız ve zarar görmezsiniz.” buyurdu. Onlar: “Yâ Resûlallah, seninle aramızda Mudar müşriklerinden filan grup var, onun için sana ancak Haram aylarında gelebilme imkânına sahibiz. Binaenâleyh bize buyruklarından güzel bir şeyler söyle de onu yaptığımızda cennete girelim, geride kalanlarımızı da ona çağıralım.” dediler. Resûlü Ekrem: “Size dört şeyi emrediyorum, dört şeyi de size yasaklıyorum. O dört şey, Allah’a imanda sebat etmek ki Allah’- tan başka ilâh olmadığı inancınızı sürdürmektir, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak, ganimet mallarının beşte birini vermektir. Size dört şeyi de yasaklıyorum: “Dübbâ, nakir, hantem ve müzeffet (denilen içki kaplarına hurma yahut üzüm şırası koymak) tan nehyederim. Bunları iyi belleyin, geride kalanlarınıza da bunları anlatın.” buyurdu.72 İmanın Hakikatiyle İlgili Alkame Hadisi Alkame b. Hâris (radıyallahu anh) anlatıyor: “Kavmimden yedi kişinin yedincisi olarak Allah Resûlüne geldim. Kendisine selâm verdik, selâmımıza mukabelede bulundu. Kendisiyle konuştuk. Konuşmalarımız hoşuna gitti. Aramızda geçen konuşma şöyleydi: “Siz necisiniz?” diye sordu. “Müminleriz!” dedik. “Peki, her sözün bir hakikati vardır, imanınızın hakikati nedir?” dedi. “On 72 Müslim, Sahîh 1/46(23) Allah'a ve Resûlüne Davet 93 beş haslettir. Şöyle ki: Beşini sen bize emrettin, beşini elçilerin emretti, beş tanesi de Câhiliye döneminde kazanıp de şu ana kadar sahip olduğumuz ahlâkımızdır. Eğer sen bize onları da yasaklarsan ayrı mesele. Senin dediğin neyse ona uyarız.” dedik. “Size emrettiğim o beş husus nedir? dedi Efendimiz. “Sen bize, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, hayır ve şerrin Allah’ın takdiri ile olduğuna inanmamızı emrettin.” diye cevap verdik. Allah Resûlü: “Peki size, elçilerimin emrettiği o beş haslet nedir?” dedi. “Elçilerin bize, Allah’tan başka tapmaya lâyık bir ilâh olmadığına, O’nun eşi-benzeri bulunmadığına inanmamızı, senin O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet getirmemizi, beş vakit namaz kılmamızı, farz olan zekâtı vermemizi, Ramazan ayı orucunu tutmamızı, gücümüz yettiğinde Beytullah’ı hacc ve ziyaret etmemizi emrettiler.” dedik. Resûlü Ekrem: “Câhiliye döneminden kalma o beş hasletiniz ve huyunuz nelerdir?” diye sordu. “Bollukta şükür, belalara karşı sabır, düşmanla karşılaştığımızda davaya sadakat göstermek, düşmanlarımızın başına inen musibetlere de sevinmemektir.” dedik. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Anlayış kabiliyeti olan ve düzgün konuşan kibar insanlar!.. Bu hasletlerle neredeyse peygamberlik ufkuna yaklaşmışlar!” diye iltifatta bulunarak bize tebessüm ettikten sonra şunları söyledi: “Size beş haslet tavsiye edeceğim ki, Allah böylece güzel huylarınızı iyice kemale erdirsin: “Yemeyeceğiniz kadar çok şey toplamayın, içinde oturmayacağınız ev yapmayın, yarın elinizden çıkacak dünya menfaati için birbirinizle zıtlaşmayın, huzurunda toplanıp kendisine varacağınız Allah’ın azabından sakının, neticede gidip ebediyyen kalacağınız ahiret yurduna şevkle yönelin!”7

PEYGAMBERİMİZİN İSLÂM’A DAVET İÇİN KRALLARA MEKTUPLAR GÖNDERMESİ

 

13. PEYGAMBERİMİZİN İSLÂM’A DAVET İÇİN KRALLARA MEKTUPLAR GÖNDERMESİ Allah Resûlünün, Sahabilerini İslâm’ı Yayma Yönünde Teşvik Etmesi Misver b. Mahreme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir gün Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ashâbının yanına geldi ve: “Allah Teâlâ beni topyekûn insanlara rahmet olarak gönderdi. O hâlde -Allah sizi bağışlasın- benim adıma İslâm’ı tebliğ vazifesini yerine getirin. İsa Peygamberin huzurunda ihtilâfa düşen Havarileri gibi ayrılığa düşmeyin. Çünkü, benim sizi çağırdığım gibi, İsa Peygamber de Havarilerine çağrıda bulunmuştu; ama onlar uzak yerlere gitmek istememişlerdi. Meryem’in oğlu İsa, Cenâb-ı Hakk’a bu durumu şikâyet eder tarzda arz etti. Bunun üzerine, onun her bir havarisi Allah’ın lütfuyla kısa zamanda davet etmekle görevli olduğu toplumun dilini konuşabilir hale geliverdi. İsa (aleyhisselâm): “Bu kesin olarak Allah’ın sizden istediği bir vazifedir, hemen yerine getiriniz.” dedi. Sahabiler: “Yâ Resûlallah, bizler de vereceğin her vazifeyi yapacağız, dilediğin yere bizi gönder.” dediler. Onların bu cevapları üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Abdullah b. Hüzâfe’yi (radıyallahu anh) Kisrâ’ya; Selit b. Amr’ı (radıyallahu anh) Yemâme valisi Hevze’ye; Âlâ b. Hadrami’yi (radıyallahu anh) Hecer valisi Münzir b. Sav’a’ya; Amr b. Âs’ı (radıyallahu anh) Umman Melikleri Cülendi’nin iki oğlu Ceyfer ve Ubbâd’a; Dıhyetü’l-Kelbi’yi (radıyallahu anh) Kayser’e; Şücâ b. Vehb Ensâri’yi (radıyallahu anh) Gassanîlerden Münzir b. Hâris’e; Amr b. Ümeyyetü’d-Damrî’yi (radıyallahu anh) de Necâşî’ye gönderdi. Âlâ b. Hadramî hariç bu zevatın hepsi, Allah Resûlü vefat etmeden önce Medine’ye geri döndü. Yalnızca Âlâ b. Hadremi, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vefat ettiği sırada Bahreyn’de bulunuyordu.”74 74 Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 20/8 (12) Allah'a ve Resûlüne Davet 95 İbn Hâcer, Fethü’l-Bâri’de der ki: “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sel lem)’in hayatını inceleyen tarihçiler bu elçiler arasında ayrıca şu isimlerin de bulunduğunu kaydetmişlerdir: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Muhâcir b. Ebi Ümeyye’yi Hâris b. Abdi Külâl’e, Cerîr’i (radıyallahu anh) Zü’l-Kela’a; Saib’i (radıyallahu anh) Müseylime’ye; Hatıb b. Ebî Beltea’yı (radıyallahu anh) da Mukavkıs’a göndermiştir.”75 Peygamberimizin, Habeş Meliki Necâşî’ye Mektubu İbn İshak anlatıyor: “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Ca’fer b. Ebî Tâlib ile arkadaşlarının durumlarını görüşmek üzere, Amr b. Ümeyyetü’d-Damri’yi (radıyallahu anh) bir mektupla Necâşî’ye gönderdi. Mektupta şunlar yazılıydı: “Bismillâhirrahmânirrahîm! Allah’ın Resûlü Muhammed’den Habeş Meliki Necâşî Asham’a. Selâm sana. Seni tanıdığım için Melik, Kuddûs, Mü’min, Müheymin sıfatlarının sahibi Allah’a hamd ü senalar olsun. Şe hâdet ederim ki İsa (aleyhisselâm), Allah tarafından gelen bir ruh, Cenâb-ı Hakk’ın bâkire, temiz, iffetli Meryem’e emanet ettiği bir kelimesidir. Meryem, İsa’ya hamile kalmıştır. Allah Teâlâ, Âdem’i kendi eliyle yaratıp ona ruhundan üflediği gibi, İsa’yı da kendi ruhundan halketmiştir. Seni; bir olan, ortağı bulunmayan Allah’a, O’na itaata devam etmeye, bana uymaya, bana ve getirdiklerime iman etmeye davet ediyorum. Hakikat şu ki, ben, Allah elçisiyim. Sana Müslümanlardan birkaç kişiyle birlikte amcamın oğlu Ca’fer’i gönderdim, yanına geldiklerinde onları ağırla, zorbalıktan vazgeç. Seni ve askerlerini Allah’ın dinine çağırıyorum. Ben tebliğimi ettim, öğüdümü verdim. Siz de gereğini yerine getiriniz. Selâm, hidayete tâbî olanlara olsun.”76 75 İbn Hacer, Fethu’l-Bârî 8/128 76 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/83 Hayatu's-Sahabe 96 Necâşî’nin Peygamberimize Gönderdiği Mektup “Bismillâhirrahmânirrahim! Ebcer oğlu Necâşî Ashâm’dan Allah’ın Resûlü Muhammed’e: “Ey Allah tarafından gelen Peygamber, selâm sana! Allah’ın rahmeti ve bereketleri seninle olsun! Beni İslâm’a hidayet eden Allah’tan başka ilâh yoktur. Yâ Resûlallah, İsa (aleyhisselâm) ile alâkalı mektubun bana ulaştı. Göğün ve yerin Rabbine yemin ederim ki hakikaten, İsa senin söylediklerinden daha fazla özelliğe sahip değildir. Bize gönderdiğini tanıdık, amcaoğlunla arkadaşlarını ağırladık. Şehadet ediyorum ki sen, Allah’ın doğru ve doğrulanmış Resûlüsün. Sana ve amcaoğluna biat ettim. Onun vasıtasıyla, âlemlerin Rabbi Allah’a teslim oldum. Ey Allah’ın Peygamberi, oğlum Berihâ’yı da sana gönderdim. Ben ancak kendi aileme sahip çıkabilirim. Başkalarına söz geçiremem. Sana gelmemi istersen bunu da yaparım. Yâ Resûlallah! Şehâdet ediyorum ki söylediklerin hak ve gerçektir.”77 Peygamberimizin Rum Kralı Kayser’e Mektubu Dıhyetü’l-Kelbî (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir mektupla beni, Kayser’e gönderdi. Kayser’in huzuruna varıp mektubu verdim. O esnada Kayser’in yanında kırmızı yüzlü, mavi gözlü, düz saçlı biraderzâdesi oturuyordu. Kayser, “Allah’ın Resûlü Muhammed’den, Rum’un sahibi Hirakl’e” diye başlayan mektubu okumağa başlayınca, yeğeni kızarak: “Böyle bir mektup okunmaz!” dedi. Kayser: “Niçin?” diye sorunca, “Çünkü önce kendi adıyla başlamış, sonra ‘Rum ülkesinin sahibi’ diye yazmış, ‘Rum Kralı’ dememiş!” dedi. Kayser: “Mutlaka okuyacaksın!” emrini verdi. Mektup okunmaya başlayınca, huzurundakiler dışarı çıktı. 77 İbn Kesîr, el-Bidâye 3/83. Allah'a ve Resûlüne Davet 97 Kayser, beni yanına aldı, piskoposa da haber gönderdi ve o da hemen geldi. Kayser, ona durumu bildirip mektubu okutunca, Piskopos: “Bu, bizim hep yolunu gözlediğimiz, İsa’nın da bize müjdelediği zattır.” dedi. Kayser: “Peki şimdi bana ne yapmamı önerirsin?” dedi. Piskopos: “Ben O’nu tasdik ediyor ve O’na artık ona tâbi oluyorum.” dedi. Kayser: “Ben senin gibi yaparsam saltanatım elimden gider.” diye cevap verdi. Sonra biz yanından ayrıldık. O sıralarda Ebû Süfyân da oradaydı. Kayser, Ebû Süfyân’a haber göndererek onu yanına çağırdı. Ebû Süfyân gelince Kayser, ona tercümanı vasıtasıyla: “Sizin yurdunuzda ortaya çıkan o adamdan bana haber ver, kimdir o?” dedi. Ebû Süfyân: “Genç birisidir.” diye cevap verdi. Sonra aralarında şu konuşma geçti: Kayser: “Aranızda soyu ve asaleti nasıldır?” Ebû Süfyan: “Soyca hiçbirimiz ondan üstün değiliz!” Kayser: “İşte bu peygamberlik alâmetidir. Peki, doğruluğu nasıldır?” Ebû Süfyan: “Hiçbir zaman yalan söylememiştir.” Kayser: “Bu da nübüvvet nişânesidir! Pekâlâ, arkadaşlarınızdan O’na tâbi olup da sonra sizin dininize geri dönen oldu mu?” Ebû Süfyan: “Hayır, olmadı.” Kayser: “Bu da bir peygamberlik alâmetidir. Arkadaşlarıyla birlikte savaşırken bazen yenildiği olur mu?” Ebû Süfyan: “Ona karşı olanlar onunla savaştı. Bazen o, bazen de öbürleri galip geldiler.” Kayser: “Bu da nübüvvet emaresidir.” Hz. Dıhye (radıyallahu anh) der ki: Kayser sonra beni çağırdı ve: “Arkadaşına söyle, ben biliyorum ki o bir peygamberdir, fakat saltanatımı bırakamam.” dedi. Piskopos’un durumuna gelince; her pazar onun yanında top- Hayatu's-Sahabe 98 lanıyorlardı. O da çıkıp onlara konuşuyor, öğüt ve nasihatte bulunuyordu. Bir pazar günü oldu, ama onların yanlarına çıkmadı. Ertesi pazara kadar evinde oturdu. Bu arada yanına gidiyordum; benimle konuşuyor, bana sorular soruyordu. Öteki pazar gelince, Hristiyanlar kendisini beklediler, yine çıkmadı; hasta olduğunu söyledi. Birkaç kere böyle yaptı. Neticede kendisine: “Ya yanımıza çıkarsın yahut biz yanına geliriz ve seni öldürürüz. Bu Arap, yanına geldiğinden beri durumunu beğenmiyoruz.” dediler. Bu baskılar üzerine Piskopos: “Şu mektubu al, arkadaşına git, kendisine selâm söyle! Allah’tan başka ibadete lâyık bir tanrı olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehadet getirdiğimi, kendisine iman ettiğimi, O’nu tasdik ettiğimi, O’na tâbi olduğumu, bu adamların benim bu tutumumu beğenmediklerini, hâsılı ne gördüysen her şeyi kendisine anlat.” deyip Hristiyanların yanlarına çıktı. Onlar da onu öldürdüler.”78 İbn İshak’ın ulemadan bir zattan naklettiğine göre Hirakl, Dıhye’ye şöyle demiş: “Vallahi çok iyi biliyorum ki, senin arkadaşın Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. O, bizim beklediğimiz, kitabımızda niteliklerini okuduğumuz zattır. Ama ben nefsim hesabına Rumlardan korkuyorum. Bu endişem olmasaydı derhâl ona ittibâ ederdim. Piskopos’a git, arkadaşının durumunu ona anlat. Rumlar katında o benden ulu, onların sözü daha geçerlidir.” Bunun üzerine Dıhye piskoposa gitti, durumu haber verdi. O da: “Vallahi arkadaşın Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir. O’nu sıfatları ve adıyla tanıyoruz biz.” dedi. Piskopos daha sonra içeri girdi, sırtındaki elbiseleri çıkardı, beyaz bir elbise giyerek Rumların karşısına çıktı ve kelime-i şehâdet getirdi. Rumlar da üzerine çullanıp onu oracıkta öldürüverdiler.”79 78 Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 5/557(9591) 79 İbn Hacer, el-İsâbe 2/216. Allah'a ve Resûlüne Davet 99 Bu konuda diğer bir rivayet de şöyledir: Saîd b. Ebî Râşid anlatıyor: “Hirakl’ın, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gönderdiği elçisini görmüştüm. Humus’ta komşumdu, neredeyse ölecek derecede ihtiyar biriydi. Kendisine: “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hirakl arasında gelip-giden mektuplar hakkında bana bilgi verir misin?” dedim. “Pekâlâ anlatayım.” deyip söze başladı: “Allah Resûlü Tebûk’e gelmişti. Dıhyetü’l-Kelbî’yi Hirakl’a gönderdi. Resûlullah’ın mektubu gelince Hirakl, Rum keşişleriyle patriklerini yanına çağırdı. Kapıları kapattı ve: “(Peygamberimizi kastederek) O adam gördüğünüz gibi gelmiştir. Haber göndermiş ve beni, şu üç seçenekten birine davet ediyor: Ya onun dinine tâbi olacağız, ya topraklarımızın mülkiyeti bizde kalmak kaydıyla arazimizden çıkan mahsulden kendisine vergi vereceğiz, yahut savaşacağız. Vallahi, siz de okuduğunuz kitaplardan bilirsiniz ki şu ayaklarımın altındaki topraklar O’nun tarafından alınacaktır. Geliniz, ya O’nun dinine tâbi olalım yahut da topraklarımızdan çıkan mahsulden verelim.” dedi. Orada bulunanların tamamı hep birden homurdanıp takkelerini çıkardı ve: “Sen bizi, Hristiyanlığı bırakarak Hicaz’dan gelen şu bedevîye köle olmaya mı çağırıyorsun?” dediler. Hirakl, onların yanından ayrıldıktan sonra halkı aleyhine tahrik edeceklerini, kendisini saltanatından edeceklerini hissedince: “Ben sizin dininize olan bağlılığınızı denemek için böyle söyledim.” dedi. Sonra Hirakl, “Tücîb” kabilesinden Hristiyan Arapların başında bulunan birini çağırarak ona: “Bana, Arap dilini çok iyi bilen, hafızası güçlü bir adam çağır; onun aracılığıyla şu adama, mektubunun cevabını göndereyim.” dedi. Beni getirdiler. Hirakl bana göğüs kemikleri üzerine yazılmış Hayatu's-Sahabe 100 bir mektup verdi ve: “Mektubumu o zata götür, onun konuşmalarını dinlerken de şu üç hususa dikkat et: Bana yazdığı mektuptan bahsedecek mi? Mektubumu okuduğu geceden bahsedecek mi? Bir de sırtına dikkatle bak, seni şüpheye sevk eden bir şey var mı?” diye uyarıda bulundu. Mektubu aldım, yola çıktım, Tebûk’e vardım. Peygamber, bir suyun başında sahâbîleri arasında oturuyordu. “Büyüğünüz nerede?” diye sordum. “İşte, burada.” dediler. O’na doğru yöneldim, yürüyerek varıp Resûlullah’ın önüne oturdum. Mektubu verdim, kucağına koyduktan sonra sordu: “Sen kimlerdensin?” dedi. “Tenûh kabilesinden.” dedim. “Atanız İbrahim’in dini olan Hanîf dinine tâbi olmaya ne dersin?” diye teklifte bulundu. Ben de: “Size bir topluluk tarafından gönderilmiş bir elçiyim ve onların dinindenim. Yanlarına dönmeden o dinden vazgeçemem.” cevabını verdim. Bana “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! lâkin ancak Allah dilediğini doğruya hidayet eder. O, hidayete gelecek olanları pek iyi bilir” (Kasas, 28/56) mealindeki âyeti okudu. (…) 80 Ebû Süfyân ile Rûm Kralı Hirakl’ın Konuşması İbn Abbâs (radıyallahu anh) rivayet ediyor: “Ebû Süfyân’ın bana haber verdiğine göre Peygamberimizin Ebû Süfyân ve Kureyş kâfirleriyle barış antlaşması yaptığı yıllarda, kendisi ticaret için Şam’a giden bir Kureyş kafilesi içinde bulunuyormuş. O sırada, Hirakl haber göndererek Ebû Süfyan’ı huzuruna davet etmiş. Ebû Süfyân ile beraberindekiler Hirakl’ın yanına gelmişler. Ki o zaman Hirakl ile adamları Beytü’l-Makdîs’de imişler. Hirakl onları meclisine çağırmış. Etrafında Rum memleketinin büyükleri varmış. Sonra tercüman istetmiş. Tercüman: “Peygamber 80 Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 8/427 (13894) Allah'a ve Resûlüne Davet 101 olduğunu söyleyen o zata soyca en yakın olanı hanginizdir?” diye sormuş. Ebû Süfyân: “Benim” demiş. Hirakl, “Onu bana yaklaştırın, arkadaşlarını da yaklaştırın; yalnız onun arkasında dursunlar.” dedikten sonra tercümana: “Onlara söyle, (Ebû Süfyan’ı göstererek) ben bu adama o zat hakkında sorular soracağım, bana yalan söylerse arkadaşları onu yalan söylediğini belirtsinler!” dedi. Ebû Süfyân der ki: “Vallahi, arkadaşlarımın ötede beride yalan söylediğimi nakletmelerinden çekinmeseydim onun hakkında yalan uydururdum. Bana ilk sorusu şu oldu: “İçinizde nesebi ve soyu nasıldır?” diye sordu. “İyi bir soydan geliyor.” dedim. “Aranızda ondan evvel bu sözü söylemiş (peygamberlik iddiasında bulunmuş) hiç kimse oldu mu?” diye sordu. “Hayır.” dedim. “Atalarından hükümdar olan var mıydı?” dedi. “Hayır.” dedim. “Ona halkın soyluları mı tâbi oluyor, yoksa zayıfları mı?” diye sordu. “Zayıfları tâbi oluyor.” dedim. “Ona tâbi olanlar artıyor mu, eksiliyor mu?” şeklindeki sorusuna da “Sürekli artıyorlar.” cevabını verdim. “Dinine girdikten sonra, dini beğenmedikleri için geri dönenler var mı?” dedi. “Hayır, yoktur.” dedim. “Peygamberliğini ilân etmeden önce kendisini yalanla suçladığınız oldu mu?” dedi. “Hayır.” dedim. “Verdiği sözden caydığı olur mu?” diye sordu. Ben de: “Hayır, ancak şimdi biz bir süreliğine kendisiyle barış hâlindeyiz, ne yapacağını bilemiyoruz.” dedim. Ebû Süfyân der ki: Bu kelimeler dışında, katıştıracak bir şey bulamadım. Hirakl sormaya devam etti: “Peki, kendisiyle hiç savaştınız mı?” dedi. “Evet.” dedim. “Savaş nasıl sonuçlandı?” diye sordu. “Aramızda harbi nöbetleşe kazanıyoruz; bazen o bizi yeniyor, bazen de biz onu yeniyoruz.” dedim. “ Size ne emrediyor? ” diye sordu. “Tek Allah’a ibadet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, atalarınızın söylediklerini terk edin.” diyor. Bize, namazı, doğruluğu, iffeti, sılâ-i rahimi emrediyor.” cevabını verdim. Hayatu's-Sahabe 102 Hirakl, tercümana dönerek, ona şunları söyle dedi: “Sana o zatın nesebini sordum; sen de soylu olduğunu söyledin. Peygamberler, kavimlerinin soyluları içinden gönderilirler. İçinizde, kendisinden önce bu sözleri söyleyen var mıydı, diye sordum. Yoktur, dedin. Ondan evvel bu sözü söylemiş biri olsaydı, bu da kendisinden önce söylenmiş bir sözü takip ediyor, derdim. Sana, atalarından hükümdar var mıdır, diye sordum. Yoktur, dedin. Şayet ataları arasında hükümdar olsaydı, babasının saltanatı peşinde olan bir adamdır, der ve önemsemezdim. Bu davaya kalkışmadan önce kendisini yalanla ittiham ettiniz mi, dedim. Hayır, cevabını verdin. Ben iyi bilirim ki, insanlara karşı yalan uydurmamış olan biri Allah’a karşı da yalan söyleyemez. Kendisine halkın eşrafı mı yoksa zayıfları mı ittibâ ediyor, diye sordum. Zayıfları, dedin. Evet, peygambere tâbi olanlar da genellikle onlardır. Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı, dedim. Arttıklarını söyledin, iman davası kemâle erinceye kadar hep bu tarzda devam eder. Sana, “Dinine girdikten sonra dinini beğenmeyip irtidat edenler var mı?” dedim. Yoktur, dedin. Zira imanın huzuru gönüllere hâkim olunca böyle olur. Sözünden döner mi, diye sordum. Hayır, karşılığını verdin. Peygamberler de böyledir, insanları aldatmaz, verdikleri sözden caymazlar. Size ne emrediyor, dedim. Allah’a ibadet etmeyi, ona hiçbir şeyi ortak koşmamanızı emrettiğini; putlara tapınmaktan menettiğini, namaz kılmayı, doğru olmayı, iffetli yaşamayı emrettiğini söyledin. Eğer bu dediklerin doğruysa, çok sürmez o zat, şu iki ayağımın bastığı yere sahip olur. O’nun çıkacağını biliyordum. Ama sizden olacağını beklemiyordum. O’nun huzuruna ulaşacağımı bilsem bu uğurda güçlüğe katlanırdım. O’nun yanında olsaydım ayaklarını yıkardım!” Sonra Hirakl, Hz. Dıhye (radıyallahu anh) tarafından Busrâ emirine götürülen, bu emîrin de Hirakl’a ulaştırdığı mektubu istedi. Mektupta şunlar yazılıydı: Allah'a ve Resûlüne Davet 103 “Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla! Allah’ın kulu ve Resûlü Muham med’den Rûm’un büyüğü Hirakl’a. Hidayet yoluna ittibâ edenlere selâm olsun. Sözün özü, seni İslâm’a tâbi olmaya çağırıyorum. Müslüman ol ki, selâmet bulasın, Allah Teâlâ da sana ecrini iki kat versin. Yüz çevirirsen idare ettiğin fakir halkın vebali de sana ait olur. “... Ey Ehl-i kitap! Bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz, müşterek ve âdil şu sözde karar kılalım: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, kimimiz kimimizi Allah’ın yanı sıra rab edinmesin.” Eğer bu daveti reddederlerse: “Bizim, Allah’ın emirlerine itaat eden müminler olduğumuza şahit olun.” deyin. (Âl-i İmran, 3/64) ” Ebû Süfyân der ki: “Hirakl diyeceğini deyip mektubu okuduktan sonra yanında gürültü çoğaldı, sesler yükseldi. Biz de yanından çıkarıldık. Çıkınca arkadaşlarıma: “İbn Ebî Kebşe’nin (Resûlullah’ın süt annesi Halime’nin kocasının lâkabıdır. Kureyş müşrikleri, alay etmek maksadıyla Allah Resûlüne böyle hitap ederlerdi.) işi geçekten önem kazandı. Zira Rum kralı bile O’ndan korkuyor, dedim. Bundan böyle Peygamberin muvaffak olacağına olan inancım, Cenâb-ı Hak gönlüme İslâm’ı sevdirinceye kadar devam etti.” Zamanın İlyâ (Kudüs) valisi, Hirakl’ın dostu, Şam Hristiyanlarının piskoposu İbnü’n- Nâtur şöyle anlatmıştır: “Hirakl’ın, İlyâ’ya geldiği zaman bir gün pek ziyade hüzünlü olduğu görüldü. Patriklerinden biri: “Senin bu hâline bir anlam veremiyoruz.” dedi. Hirakl müneccimdi, yıldızlara bakardı. Onlar, bu sorularını sorunca şöyle dedi: “Yıldızlara baktığımda, sünnet olanların kralının ortaya çıktığını gördüm. Bu bölgedeki milletlerden kimler sünnet oluyor?” diye sordu. “Yahudilerden başka sünnet olan millet yoktur. Onların durumu da seni endişelendirmesin, hâkimiyetin altında bulunan şehir- Hayatu's-Sahabe 104 lerdeki adamlarına mektup yaz, içlerinde bulunan Yahudileri öldürsünler.” dediler. Onlar bu minval üzere konuşurlarken, Hirakl’ın huzuruna Gassan Meliki tarafından gönderilen bir adam getirildi. Bu kişi, Allah Resûlünden haberler sundu. Hirakl, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile alâkalı haberleri alınca şöyle dedi: “Gidin araştırın bakalım, o sünnetli midir, değil midir?” Araştırdılar ve sünnetli olduğunu söylediler. Arapların durumunu sordu. Onlar da sünnet oluyorlar, denildi. Hirakl: “Bu ümmetin meliki işte bu zattır, ortaya çıkmıştır!” dedi. Sonra Hirakl, Roma- ’da ilim bakımından kendi dengi olan bir dostuna mektup yazıp Humus’a gitti. Humus’tan ayrılmadan dostundan bir mektup aldı. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zuhuruna ilişkin görüşlerinde Hirakl’ın fikrine katıldığını, O’nun peygamber olduğunu söylüyordu. Bunun üzerine Hirakl, Humus’ta bulunan bir sarayına Rumların önde gelenlerini davet etti. Sonra emretti, kapılar kapatıldı. Akabinde yüksek bir yere çıktı ve: “Ey Rum cemaati, dünya ve ukba saadetine var mısınız? Mülkünüzün elinizde kalmasını istiyorsanız, bu peygambere tâbi olunuz!” diye hitap etti. Oradakiler bir şeyden ürken zebralar gibi kapılara doğru koşuştular. Ancak kapıların kapatıldığını gördüler. Hirakl onların nefretlerine şahit olup iman etmelerinden ümidini kesince, vazifelilere: “Bunların yönünü bana çeviriniz.” diye emretti. Sonra onlara: “Az evvelki sözlerimi dininize olan bağlılığınızı denemek için söyledim ve bunu da gözlerimle gördüm.” dedi. Oradakiler, memnun kaldıklarını beyan ederek huzurunda hürmetle eğildiler. İşte, Hirakl’ın son durumu bundan ibarettir.”81 81 İbn Kesîr, el-Bidâye 4/266 Allah'a ve Resûlüne Davet 105 Peygamberimizin İran Meliki Kisrâ’ya Mektubu Ebû Seleme b. Abdurrahman (radıyallahu anh) anlatıyor: “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mektubu Kisrâ’ya ulaşınca, Kisra mektubu okur okumaz parçaladı. Sonra Yemen’deki valisi Bâzân’a, “Hicaz’daki şu adamın yanına iki güçlü adamını gönder de O’nu alıp bana getirsinler.” diye yazdı. Bâzân da kendi yardımcısı, vekili ve akıllı bir kâtip olan Ebânuh’u Farsça bir mektupla Allah Resûlüne gönderdi. Yanına da “Ced Cemire” adında İranlı bir şahsı yoldaş olarak verdi. Yazdığı mektupta Allah Resûlünün onlarla birlikte Kisrâ’nın yanına gitmesini emrediyordu. Vekiline de şöyle dedi: “O adama bak, neyin nesidir? Kendisiyle konuş, bana ondan haber getir.” Adamlar yola çıktılar. Tâif ’e varınca orada Kureyşli tüccarlarla karşılaştılar. Onlara Allah Resûlünü sordular. Oradakiler, Yesrip’te ( yani Medine’de) olduğunu söylediler. Kureyş müşrikleri (Kisrâ’nın işe karışmasından dolayı) sevindiler ve birbirlerine: “Kisrâ belâsını verir, artık bizim adamdan kurtuldunuz!” dediler. O iki kişi Tâif ’ten çıkıp Medine’ye geldi. Allah Resûlünün yanına vardı. Ebânûh, Allah Resûlüne: “Kisrâ, Bâzân’a mektup yazdı. Sana, seni kendisine götürecek adamlar göndermesini emretmişti. Bâzân da beraberimde gelmen için beni sana gönderdi.” dedi. Resûlullah: “Haydi siz şimdi gidin de, yarın gelin görüşelim.” buyurdu. Ertesi gün bu iki kişi Resûlullah’ın huzuruna geldiğinde Peygamberimiz onlara Allah Teâlâ’nın, Kisrâ’yı filân ayın filân gecesinde oğlu Şireveyh’i başına musallat ederek öldürdüğünü haber verdi. O iki zat: “Ne dediğinin farkında mısın? Peki bunu Bâzân’a mektupla bildirelim mi?” dediler. Allah Resûlü: “Evet, yazınız. Kendisine ayrıca şunu da söyleyiniz: Müslüman olursan elinin altındakileri sana veririm.” Hayatu's-Sahabe 106 Sonra Allah Resûlü, kendisine hediye edilen, içinde altın ve gümüş olan bir kuşağı Ced Cemire’ye verdi. Bu iki kişi, geri dönüp Bâzân’ın yanına vardı, durumu kendisine haber verdi. Bâzân: “Vallahi, bunlar bir hükümdarın sözleri değildir. Söylediklerinin neticesini ve doğru olup olmadığını bekleyeceğiz.” dedi. Çok sürmedi, Şireveyh’ten bir mektup aldı. Şunları yazıyordu: “Fars halkının menfaati için Kisrâ’yı öldürdüm. Çünkü o, Farsların soylularını katlediyordu. Benim adıma, tarafında bulunanların bağlılıklarını kabul et. Kisrâ’nın sana yazıp da yanına göndermeni istediği adama (yani Hz. Peygambere) karşı sakın çirkin söz ve davranışta bulunma!” Bâzân mektubu okuyunca: “Bu adam, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir.” deyip Müslüman oldu. Bunun üzerine, Yemen’de bulunan Farsların bütün eşrafı İslâm’a girdi.”82 Peygamberimizin İskenderiye Meliki Mukavkıs’a Mektubu Abdullah b. Abdülkârî (radıyallahu anh) şöyle demiştir: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hatıb b. Ebi Beltea’yı (radıyallahu anh) İskenderiye’nin büyüğü Mukavkıs’a gönderdi. Peygamberimizin mektubu kendisine ulaşınca Mukavkıs mübarek mektubu öptü. Hatıb’a ikramda bulundu, onu güzelce ağırladı. Sonra bir elbise, koşumuyla birlikte bir katır ve iki cariye (Bu iki cariyeden biri olan Mâriye, Efendimizin oğlu İbrahim’in annesidir.) ile birlikte Hatıb’ı Peygamber Efendimizin yanına uğurladı.” Diğer cariyeyi de Allah Resûlü, Muhammed b. Kays el-Abdi’ye hediye etmiştir.83 Hatıb b. Ebî Beltea (radıyallahu anh) anlatıyor: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) beni İskenderiye meliki Mukavkıs’a gönderdi. Değerli mektubu götürüp verdiğimde Mukavkıs beni 82 İbn Hacer, el-İsâbe 1/259. 83 İbn Kesîr, Sîre 3/514 Allah'a ve Resûlüne Davet 107 kendi evinde misafir etti. Bir süre yanında kaldım. Bir gün yüksek düzeydeki memurlarını toplayıp beni de çağırdı ve bana: “Sana bazı şeyler soracağım, beni anlayacağını ümit ederim.” dedi. “Pekâlâ buyurun sorun.” dedim. “Bana şunu açıkça söyle: Senin büyüğün olan zat Peygamber değil mi?” diye sorunca “Evet, o Allah’ın Resûlüdür.” dedim. “Peki, kavmi onu memleketinden çıkardıklarında neden helak olmaları için onlara beddua etmedi?” dedi. Ona: “Sen Meryem oğlu İsa’nın Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet ediyorsun değil mi?” diye sordum. “Elbette şehadet ediyorum.” dedi. “Pekâlâ, kavmi Hz. İsa’yı (aleyhisselâm) yakalayıp asmak istediklerinde Hz. İsa onları helak etmesi için neden Allah’a yalvarmadı da, Cenâb-ı Hak kendisini dünya semâsına kaldırdı?” diye sordum. Bunun üzerine bana: “Sen, gerçekten hikmet sahibi bir zatın yanından gelen hikmet ehli bir adammışsın! İşte şunlar da hediyeler... Bunları seninle Muhammed’e gönderiyorum. Ayrıca güvende olduğun yere kadar sana refakat etmeleri için yanına korumalar da veriyorum.” dedi. Hatıb der ki: “Mukavkıs, Allah Resûlüne birtakım hediyelerle birlikte üç cariye hediye etti. Bunlardan biri, sonraları Peygamberimizin eşi olma şerefini kazanarak Allah Resûlünün oğlu İbrahim’i dünyaya getirmiştir. Bir tanesini de Efendimiz, ünlü şair Hassan b. Sabit el-Ensâri’ye armağan etmiştir.”84 Peygamberimizin Necrân Halkına Gönderdiği Mektup Beyhakî, Yunus b. Bükeyr’den nakleder: “Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine Neml sûresi indirilmeden önce Necrân halkına bir mektup yazdı. Mektup mealen şöyledir: “İbrahim, İshak ve Yakub’un ilâhının adıyla. Allah’ın Resûlü Muhammed’den, Necrân piskoposuna ve tüm 84 İbn Kesîr, el-Bidâye 4/272. Hayatu's-Sahabe 108 Necrânlılara. Sizlere selam, İbrahim, İshak ve Yakub’un ilâhına da hamd ederim. Sizleri, kullara kulluktan Allah’a kulluk etmeye davet ediyorum. Kulların dostluk ve himayelerinden Allah’a dost olmaya ve O’nun himayesine girmeye çağırıyorum. Şayet bunu kabul etmezseniz cizye verirsiniz. Cizye vermekten de kaçınırsanız sizinle harp ilân edeceğimi bilesiniz. Selâm!” Piskopos mektubu okuyunca endişeye kapıldı, bir hayli korktu. Hemen Necrân halkından Hemdânlı Şürahbil b. Vedâa denilen adama başvurdu. Genellikle büyük bir sıkıntıya maruz kaldığında Necrân halkı; Eyhem, Seyyid, Âkıb unvanlı üç büyük reislerine müracaat etmeden önce ona başvururlardı. Piskopos, Resûlullah’ın mektubunu Şürahbil’e verdi. O da okudu. Piskopos: “Söyle Ebû Meryem, görüşün nedir?” diye sordu. Şurahbil: “Cenâb-ı Hakk’ın, İbrahim (aleyhisselâm) oğlu İsmail’in soyundan bir peygamber geleceğini vadettiğini biliyorum. Belki de bu adam o vadedilen peygamberdir. Nübüvvet hususunda bir fikir beyan edecek durumda değilim. Dünya işleriyle alâkalı bir mesele olsaydı sana yol göstermeye çalışırdım.” dedi. Piskopos: “O hâlde şöyle yan tarafa geç ve otur.” dedi. O da, oturdu. Sonra piskopos, Necrân halkından Hımyer kabilesinin Zî-Esbah boyundan Abdullah b. Şürahbil denilen zatı çağırdı. Ona da fikirlerini sordu. O da aynı cevabı verdi. Piskopos: “Geç, sen de bir kenara otur.” dedi. O da oturdu. Bu kez, piskopos yine Necrân halkından Cebbar b. Feyz’i davet etti. Ona da görüşlerini sordu. O da ötekilerin söylediklerine benzer şeyler söyledi. Piskopos: “Şöyle geç, otur.” dedi. O da oturdu. Hepsi aynı görüşte ittifak edince piskopos çanların çalınmasını, ateşlerin yakılmasını, manastırlara bayrakların çekilmesini emretti. Gündüzleri mühim bir hâdise ile karşılaştıklarında, böyle yaparlardı. Geceleyin ani bir haber aldıklarında (bayrak görülemeyeceği Allah'a ve Resûlüne Davet 109 için) yalnız çanları çalar, manastır kulelerinde ateş yakarlardı. İşte o gün çanlar çalıp bayraklar asılınca vadinin aşağısında, yukarısında oturan bütün halk hemen toplanıverdi. Vadinin uzunluğu, süratli bir atın hızıyla bir günlük mesafe idi. Bu vadide yetmiş üç köy ve yüz yirmi bin muharip vardı. Piskopos onlara Allah Resûlünden gelen mektubu okuyup onların görüşlerini sordu. İçlerinden görüş beyan edebilecek durumdakilerin düşünceleri özetle şöyleydi: “Şürahbil b. Vedâatü’l-Hemdâni’yi, Abdullah b. Şürahbil elEsbahî’yi ve Cebbar b. Feyz el-Hârisî’yi gönderelim, Resûlullah’- tan bir haber getirsinler.” Heyet yola çıktı. Medine’ye vardıklarında yol elbiselerini çıkarıp Yemen işi pek süslü giysiler giyindiler ve altın yüzüklerini takındılar. Sonra Allah Resûlünün huzuruna varıp O’na selâm verdiler. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) selâmlarına mukabelede bulunmadı. Sırtlarında o süslü elbiseler, parmaklarında altın yüzükler olduğu hâlde, gün boyu kendisi ile konuşmaya çalıştılar. Resûlullah yine iltifat buyurmadı. Bunun üzerine, daha önceden tanıdıkları olan Osman b. Affan ile Abdurrahman b. Avf ’ı aramaya başladılar. Onları bir mecliste Muhâcir ve Ensâr’dan bir grup arasında buldular ve: “Ey Osman, ey Abdurrahman! Peygamberiniz bize mektup yazdı, biz de davetine icabet ederek geldik. Kendisini selâmladık, selâmımızı almadı; gün boyu konuşmaya uğraştık, ağırdan aldı ve bizimle konuşmadı. Fikriniz nedir? Geri mi dönelim?” dediler. Hz. Osman ile Abdurrahman, o mecliste bulunan Hz. Ali’ye: “Ebu’l-Hasen, bu adamların durumu hakkında sen ne dersin?” diye sordular. Hz. Ali: “Şu elbiselerini ve şu yüzüklerini çıkarıp yol elbiselerini giyerek yeniden Allah Resûlünün huzuruna gitmelerini tavsiye ederim.” dedi. Adamlar da öyle yaptılar. Sonra varıp Allah Resûlüne selâm verdiler. Efendimiz selâmlarını aldı ve: “Beni hak ile gönderen Rabbime yemin ederim ki, ilk geliş- Hayatu's-Sahabe 110 lerinde şeytan yanlarındaydı.” buyurdu. Daha sonra Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara, onlar da Allah Resûlüne sürekli sorular yönelttiler. Sonunda Resûlullah’a: “İsa hakkında ne dersin? Biz Hristiyanız, kavmimize döneceğiz. Eğer peygamber isen, İsa hakkında senden bir şeyler duymak bizi memnun eder.” dediler. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Şu anda yanımda İsa ile alâkalı bir bilgi yoktur. İsa hakkında Rabbimin bana vahyedeceklerini bekleyiniz, gelince size haber veririm.” buyurdu. Ertesi gün Cenâb-ı Hak, şu mealdeki âyetleri indirdi: “Allah yanında İsa’nın durumu, aynen Âdem’in durumu gibidir. Allah Âdem’i topraktan yaratıp “ol” dedi, o da derhâl oluverdi. Hakikat, Rabbinin tarafından gelir. Bunda hiçbir tereddüdün olmasın. Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle Îsâ hakkında tartışmaya girerse, de ki: “Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lânetinin onların üzerine inmesini dileyelim.” (Âl-i İmrân, 3/59-61) Bu âyette beyan edilen gerçekleri kabul etmediler. Bunun üzerine Cenâbı Peygamberimiz (Allah’ın emri muktezasınca kendilerini alenen lânetleşmeye çağırdı). Ertesi sabah Allah Resûlü, iki torunu Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i saçaklı kadife yaygısına sarmış; o gün birkaç tane hanımı olmasına rağmen yalnız kızı Fâtıma arkasında olduğu halde mülâane85 için karşıdan göründü. Şürahbil iki arkadaşına: “Bilirsiniz ki Necid vadisinin altındaki ve üstündeki sakinleri toplandığında hepsi benim sözümü dinlerler. Vallahi, ben durumumuzu çok vahim görüyorum. Eğer bu adam gerçekten pey85 Mülâane, karşılıklı olarak lanetleşmek anlamına gelir. Lanete uğramak ise Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmak demektir. (Müt.) Allah'a ve Resûlüne Davet 111 gamber ise Araplar içinde onun gözüne batan, davasını yüzüne çarpan ilk biz olmuş oluruz. Bizi, mal ve ürünlerimizi belâya uğratmadan, ne onun ne de sahâbîlerinin öfkesinden kurtulabiliriz. Hâlbuki Araplar içinde, en yakın komşuları biziz. Bu zat, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber ise kendisiyle lânetleştiğimiz takdirde yeryüzünde bize ait ne bir kıl ne de tırnak kalır! Hepimiz helak oluruz! İşimiz biter!” Arkadaşları: “Peki Ebû Meryem, ne düşünüyorsun öyleyse?” dediler. Ebû Meryem: “O’nu aramızda hakem tayin edelim. O’nu hiç kimseye haksızlık etmeyecek biri olarak görüyorum.” dedi. Arkadaşları: “Sen ve O bu meseleyi halledin o hâlde.” dediler. Şürahbil, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzuruna çıktı ve: “Seninle lânetleşmekten daha iyi bir fikrim var.” dedi. Peygamberimiz: “Nedir o?” diye sordu. Şurahbîl: “Yarın sabaha kadar düşün, hakkımızda ne hüküm verirsen kabulümüzdür. Allah Resûlü: “Ya arkandakilerden seni kınayan biri olursa?” diye sordu. “İki arkadaşıma sorabilirsin.” dedi. Allah Resûlü sordu. Onlar da: “Şürahbil’in fikri olmadan kimse ne vadiye iner, ne de vadiden ayrılır.” cevabını verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz geri döndü, onlarla mülâanede bulunmadı. Ertesi gün, Necrânlılar Allah Resûlüne geldiler. O da onlara şu mealdeki mektubu yazdı: “Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla. Bu, Allah Resûlü Muhammed Peygamberin Necrân halkına -eğer onlar üzerinde yetkisi varsa- sunduğu barış antlaşmasıdır: İhtiyaçlarından artan bütün meyvelerde, altın, gümüş gibi her türlü madende vergi vardır. Ama bu verginin tamamı, her sene bin takımı Receb, bin takımı da Safer ayında verilmek kaydıyla iki bin takım elbise karşılığında kendilerine bırakılmıştır.”86 86 İbn Kesîr, el-Bidâye 5/55 Hayatu's-Sahabe 112 el-Bidâye’deki rivayette şu ziyâdelere rastlıyoruz: “Allah Resûlünün Necrân halkına yazdığı barış antlaşmasına Ebû Süfyân b. Harb, Gaylân b. Amr, Beni Nasr’dan Mâlik b. Avf, Akrâ b. Hâbis el-Hanzalî ve Muğire şahitlik yaptılar. Heyet, mektupları alarak Necrân’a döndü. Necrân piskoposunun Ebû Alkame künyesiyle anılan Bişr b. Muâviye adında bir amcaoğlu vardı. Heyet mektubu piskoposa verdi. Piskopos, mektubu okurken Bişr de piskoposun yanındaydı; birlikte deve üzerinde gezinti yapıyorlardı. O arada Bişr’in devesi tökezleyip yüzükoyun düşünce Bişr, Allah Resûlünün adını anarak: “Allah seni kahretsin!” dedi. Piskopos: “Vallahi sen Allah tarafından gönderilmiş bir peygambere beddua ettin!” dedi. Bişr: “Şüphe yok, vallahi ben şu devemin yularını çözmeden Allah Resûlüne gideceğim.” diyerek devesinin yüzünü Medine istikametine çevirdi. Piskopos da onun peşinden devesini koşturarak: “Beni iyice anlamanı istiyorum! Onun hakkını gasbettiğimiz yahut onun sesine rıza göstermediğimiz, Arapların en güçlüleri ve en kalabalıkları olduğumuz hâlde, diğer Arapların baş eğmediği bu adama boyun eğdiğimizi sanmalarından korktuğum için, Araplar benden işitsinler diye bunları söyledim.” dedi ise de, Bişr: “Hayır, vallahi artık senin kafandan çıkan hiçbir sözü kabul edemem!” deyip piskoposa arkasını döndü, devesini kamçıladı ve şiir mırıldanarak Medine’ye vardı. Bişr, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzuruna varıp Müslüman oldu. Öldürülünceye kadar da onun yanından ayrılmadı. Râvi devamla der ki: “Heyet Necrân’a girdi. İbn Ebî Şemr ezZebîdî manastırının damında bulunan papazın yanına gitti ve: “Hicaz’da bir peygamber gönderilmiş.” diyerek Necrân heyetinin Allah Resûlüne gidişlerini, Peygamberimizin onlara mülâane teklif edişini, onların buna yanaşamadıklarını, Bişr b. Muâvi- Allah'a ve Resûlüne Davet 113 ye’nin onun yanına giderek İslâm’a girişini nakletti. Rahip bunun üzerine: “Beni bu manastırdan indirin, yoksa kendimi aşağı atarım!” dedi. İndirdiler. Rahip, yanına hediyeler alarak Allah Resûlüne gitti. O hediyelerden bir kısmı halifelerin giydiği şu hırka ile, kalın ve büyük bir kadeh ve bir asadır. Rahip, bir süre Peygamberimizin yanında kaldı. Gelen vahiyleri dinliyordu. Sonra kavminin yanına döndü. Kendisine İslâm nasip olmadı. Tekrar döneceğini vadetti ise de mukadder olmadı, Peygamberimiz vefat etti. Ancak Piskopos Ebu’l-Hâris, Seyyid ve Âkıb isimlerini taşıyan adamlarıyla kavminin diğer ileri gelenlerini yanına alarak Peygamber Efendimize geldi. Bir süre, Efendimizin yanında kalarak Cenâb-ı Hakk’ın indirdiği vahiyleri ondan dinlediler. Allah Resûlü, Muğire b. Şu’be’ye, bu piskopos ile Necrân’ın diğer Piskoposlarına hitaben şu mektubu yazdırdı: “Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla. Peygamber Muhammed’den piskopos Ebu’l-Hâris ile Necrân piskoposlarına! Kâhinlerine, rahiplerine ve bunların idareleri altında bulunan herkese! Allah ve Peygamberinin himayesine sığınmak, piskoposu piskoposluğundan, rahibi rahipliğinden, kâhini kâhinliğinden etmeyecek, haklarını elinden almayacak. Yetkilerine, sahip oldukları selâhiyetlerine dokunulmayacak! Zulüm ve zalimliğe müptelâ olmayıp halklarına karşı barışçı ve nasihatçi oldukları sürece, Allah ve Resûlünün himayesi daima onlarla olacaktır.”8

PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLÂKI VE İNSANLARIN HİDAYETİNE VESİLE OLAN DAVRANIŞLARI

 

 14. PEYGAMBERİMİZİN ÜSTÜN AHLÂKI VE İNSANLARIN HİDAYETİNE VESİLE OLAN DAVRANIŞLARI Abdullah b. Selâm (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Cenâb-ı Hak, Zeyd b. Sü’ne’nin hidayetini murat buyurunca Zeyd şöyle söyledi: 87 İbn Kesîr, el-Bidâye 5/55. Hayatu's-Sahabe 114 “Ne kadar peygamberlik alâmeti varsa, ikisi hariç hepsini Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in simasına baktığımda görmüştüm. O iki sıfatı hakkında bir haber alamamıştım. Bu iki sıfat: Hilm ve yumuşaklığının, öfkesini her zaman bastırması ve kendisine karşı yapılan kabalıkların onun hilm ve affediciliğini ziyadeleştirmesidir.” Zeyd şöyle devam eder: “Bir gün Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Ali ile birlikte hanımlarından birinin odasından çıktı. Tam o esnada, bineği üzerine binmiş vaziyette bedevî kılıklı birisi yanına geldi ve: “Yâ Resûlallah, filân oğullarının köyünde birkaç adamım var, Müslüman oldular. Onlara, önceden “Müslüman olursanız rızkınız çoğalır ve bereketlenir.” demiştim. Ama yağmursuzluktan dolayı ciddi bir kıtlığa maruz kaldılar. Yâ Resûlallah, mala tamah ederek İslâm’a girdikleri gibi yine bu tamahkârlıklarından dolayı İslâm’dan çıkarlar diye çok korkuyorum. Eğer onlara yardım göndermeyi uygun görürseniz bu işi yaparım.” dedi. Allah Resûlü yanı başında duran adama ki, sanırım o adam Hz. Ali’ydi - baktı. O zat: “Yâ Resûlallah, hiçbir şeyimiz kalmadı.” dedi. Bunun üzerine ben (Zeyd b. Sü’ne) kendisine yaklaştım ve: “Yâ Muhammed, filânların hurmalığından bir miktar hurmayı peşin parayla şu kadar süreliğine şu kadar fiyata satar mısın?” dedim. Allah Resûlü: “Filânların hurmalığı diye yer belirleme!” diyerek uyarıda bulundu. – Pekalâ, dedim. Anlaşmamızı yaptık. Kesemi çözdüm, belirli bir sürede miktarı belli hurmalar için seksen miskal altın ödedim. O da altınları o bedevî görünümlü adama verdi ve: “Yanlarına git, onlara yardım et.” buyurdu. Zeyd b. Sü’ne devamla der ki: Anlaştığımız sürenin bitimine iki veya üç gün vardı. Resûlullah Efendimiz, beraberinde Ebû Bekir, Ömer, Osman ve sahâbîlerinden birkaç kişi daha olduğu hâlde Allah'a ve Resûlüne Davet 115 çıkageldi. Cenaze namazını kıldıktan sonra oturmak için duvara yaklaştı. Hemen yanına vardım, gömleği ile ridâsından yakaladım, sert bir çehre ile kendisine baktım ve: “Ey Muhammed, hakkımı bana ödesene! Vallahi, siz Abdulmuttaliboğulları borçları ertelemekten başka bir şey bilmezsiniz. Sizinle ilişkilerim var, sizi iyi bilirim.” dedim. O sırada Ömer’e baktım, gözleri fıldır fıldır dönüyordu. Bana bir göz attı ve: “Ey Allah düşmanı! Duyduklarımı sen mi Allah Resûlüne söylüyorsun? Gördüklerimi sen mi yapıyorsun ona? Allah’a yemin ederim ki, senin İslâm’dan nefret edeceğinden çekinmeseydim kılıcımla kelleni uçururdum!” dedi. Allah Resûlü de sükûnet ve vakar içinde bana bakıyordu. Sonra Ömer’e: “Ömer, bizim, senin bu tavrına değil de, daha farklı bir şeye ihtiyacımız var! Bana borcumu güzellikle ödememi, ona da borcunu güzelce istemesini tavsiye etmeliydin! Haydi Ömer, onunla git, hakkını öde, kendisini korkuttuğun için ona yirmi sa’ hurma fazladan ver!” buyurdu. Ömer beni götürdü. Yirmi ölçek fazlasıyla hakkımı verdi. “Yâ Ömer, bu fazlalık da neden?” dedim. “Resûlullah emretti, seni korkuttuğuma bedel olarak.” dedi. “Beni tanıdın mı, ey Ömer?” diye sordum. “Hayır, tanımadım seni.” dedi. “Ben, Zeyd b. Sü’ne’yim.” dedim. “Haham?” diye hayretle irkildi. “Evet, Haham Zeyd.” dedim. “Resûlullah’a neden öyle yaptın, niçin öyle söyledin?” dedi. Dedim ki: “Yâ Ömer, iki husus hâriç, ne kadar peygamberlik nişanesi varsa hepsini Allah Resûlünün simasına baktığımda ilk anda fark etmiştim. Ancak şu iki hususta kendisi hakkında bir bilgim yoktu: Hilm ve yumuşaklığının öfkesini bastırması ve kendisine karşı yapılan aşırı saygısızlık ve kabalığın hilmini ve hoşgörüsünü arttırması hususlarıydı. İşte bunları denemiş oldum böylece. Ömer! Seni şahit tutuyorum, Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, pey- Hayatu's-Sahabe 116 gamber olarak da Muhammed’e razı oldum. Seni şahit tutuyorum, malımın yarısı -ki servetim çoktur- Muhammed ümmetine sadakadır!” dedim. Ömer: “Muhammed ümmetinin bir kısmına de; çünkü hepsine yetiştiremezsin.” dedi. Ben de: “Bir kısmına.” diyerek vasiyetimi düzelttim. Hadisin râvisi der ki: Hz. Ömer ile Zeyd, Resûlullah’ın yanına döndüler, Zeyd kelime-i şehâdet getirerek Allah Resûlüne iman etti. O’na biat etti. Peygamberimizle birlikte pek çok gazalara katıldı. Tebûk Gazvesi’ne katıldığı bir sırada vefat etti. Cenâb-ı Hak, Zeyd’e rahmetiyle muamele eylesin.”88

HUDEYBİYE BARIŞI

 

 15. HUDEYBİYE BARIŞI Kureyşlilerin, Allah Resûlünün Kâbe’yi Ziyaretine Engel Olmaları Misver b. Mahrame ve Mervân anlatıyor: “Allah Resûlü Hudeybiye barışının yapıldığı günlerde ashâbıyla birlikte yola çıktı. Yolun bir yerine gelince Efendimiz: “Hâlid b. Velid, Kureyş süvarileriyle birlikte şu anda “Ğamîm” mevkiinde. Sağ tarafı iyi koruyun.” buyurdu. Vallahi, Halid çok geçmeden geldi ve askerlerin çıkardığı tozu fark eder etmez gerisin geriye dönerek durumu Kureyş’e haber verdi. Bu arada Resûlü Ekrem, ashâbıyla birlikte yüksekçe bir yere gelince O’nun devesi oraya çöküverdi. İnsanlar, deveyi kaldırmak için çalıştılarsa da deve bir türlü kalkmak bilmedi. “Kasvâ yerinden kalkamıyor! Kasvâ yerinden kalkamıyor!” dediler. Efendimiz: “Hayır, o kalkamadığından değil; Ebrehe’nin filini kim durdurdu ise onu da o durdurmuştur. Zira, böyle yapması onun âdeti değil.” buyurdu. Sonra şöyle buyurdu Sevgili Peygamberimiz: “Allah’a kasem ederim ki, benden Allah’ın şeâirini tazim adına ne isterlerle ona razı olacağım.’ Sonra devesine dürttü 88 İbn Hibbân, Sahîh 1/521(288); İbn Hacer, el-İsâbe 1/566 Allah'a ve Resûlüne Davet 117 ve deve yerinden fırladığı gibi hızla yürümeye başladı. Hudeybiye’nin en uzak tarafına gitti ve orada devesinden indi. Az miktarda su vardı. Cemaat suyu azar azar çekti, derken su tükendi. Bir süre sonra susuzluktan dolayı Efendimize başvurdular. Efendimiz, sadağından bir ok çekti ve okun suyun kaynağına konmasını emretti. Oku koyduktan sonra vallahi öyle bir su geldi ki, o sudan hem kana kana içtiler hem de kaplarını doldurdular.” Büdeyl’in Allah Resûlüne Haberi Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ashâbı bu durumda iken Hicaz halkından Allah Resûlünün sırdaşı olan Hüzâa kabilesinden Büdeyl b. Verkâ el-Huzâî birkaç kişi ile birlikte geldi ve: “Ben yanlarından geçerken Kâ’b b. Lüey ile Âmir b. Lüey kabilelerini, Hudeybiye sularının en zengin membalarına konmuş olarak gördüm. Sütlü ve yavrulu develeri de yanlarındaydı. Seninle savaşmak istedikleri ve seni Kâbe’yi ziyaretten engelleyecekleri besbelli.” dedi. Nebîler Nebîsi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Biz kimse ile savaşmak için gelmedik, yalnızca Umre yapmak için geldik. Bununla beraber Bedir ve Hendek Harpleri Kureyş’i zaafa uğrattı, onlara bir hayli zarar verdi. İsterlerse onlara aramızda bir ateşkes süresi belirleyeyim de, artık diğer insanlarla benim arama girmesinler. Şayet ben muzaffer olursam, diledikleri takdirde, halkın girdiği İslâm’a onlar da girerler. Galip gelmezsem zaten benden kurtulur ve rahata kavuşurlar. Bu ateşkes teklifimi kabul etmezlerse Allah’a yemin ederim ki şu dava uğrunda başım bedenimden ayrılıncaya kadar kendileriyle savaşacağım. Allah, muhakkak sözünü yerine getirecektir!” Büdeyl: “Söylediklerini onlara ileteceğim.” dedi ve geri dönerek Kureyş’in yanına vardı ve: “Biz şu adamın yanından geliyoruz, şöyle söylediğini duyduk, isterseniz size anlatalım.” dediler. Kureyş’in ayyaş takımı Büdeyl’e: Hayatu's-Sahabe 118 “Onunla ilgili haberine ihtiyacımız yoktur.” dedi. Biraz aklı başında olanlarsa: “Haydi ne duyduysan anlat bakalım!” diye cevap verdiler. O da, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in söylediklerini kendilerine nakletti. Bunun üzerine Urve b. Mesud kalktı ve: “Ey Kureyş kavmi! Siz benim babam yerinde değil misiniz?” diye sordu. “Evet, baban yerindeyiz.” dediler. “Peki, ben sizin çocuğunuz yerinde değil miyim? dedi. “Evet.” dediler. “Beni bir şüphe ile itham eder misiniz?” dedi. “Hayır!” dediler. “Ukâz halkını size yardıma çağırdığımı, onların bundan kaçınmaları üzerine ailem, çocuklarım ve bana itaat edenlerle size yardıma geldiğimi hatırlarsınız, değil mi?” dedi. “Evet.” dediler. “Öyle ise bu adam (Peygamberimizi ima ediyor) size hayırlı bir teklifte bulunuyor, bunu kabul edin. Beni bırakın da kendisine gideyim.” dedi. “Pekâla, istiyorsan git o hâlde.” dediler. Urve Allah Resûlüne geldi. Peygamberimize durumu izah etmeye başladı. Allah Resûlü de Urve’ye, Büdeyl’e söylediği sözlere benzer ifadelerle cevap verdi. Peygamberimizin, “Kureyş bir ateşkes kabul etmezse başım vücudumdan ayrılıncaya kadar onlarla savaşacağım.” demesi üzerine Urve: “Ey Muhammed! Eğer kavminin kökünü kazırsan, söyler misin bana; senden önce Araplardan kendi kavminin tamamını yok eden birini duydun mu? Ya iş aksi şekilde tecelli ederse? Vallahi ben, aranızda eşraftan birtakım simaların yanında muhtelif kabilelerden toplanmış değişik adamlar da müşahede ediyorum. Ki bunların çoğu harp esnasında kaçar ve seni yalnız bırakırlar.” dedi. Ebû Bekir (radıyallahu anh) çok öfkelenerek: “Haydi oradan, biz mi ondan kaçacağız? Biz mi onu yalnız bırakacağız?” diye çıkıştı. Urve: “Kimdir bu adam?” diye sordu. Allah Resûlü: “Ebû Bekir’dir.” dedi. Urve: “Şimdi, Allah’a yemin ederim ki, üzerimde henüz karşılık veremediğim iyiliklerin olmasaydı, elbette sana bir cevap verirdim!” dedi. Allah'a ve Resûlüne Davet 119 Urve, Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı yine konuşmaya başladı. Her konuştuğunda, Resûlullah’ın sakalını tutup okşuyordu. Muğîre b. Şu’be de elinde kılıç, başında miğfer, Resûlullah’ın baş ucunda dikilmiş duruyordu. Urve ne zaman elini Allah Resûlünün sakalına uzatsa Muğîre kılıcının sapıyla Urve’nin eline vurarak: “Allah Resûlünün sakalından elini çek!” diyordu. Urve başını kaldırarak: “Kim bu?’ diye sordu. “Muğîre b. Şu’be’dir.” dediler. Urve: “A be vefasız adam! Ben, senin yaptığın haksızlıkları kapatmaya çalışmıyor muydum?” dedi. Muğîre cahiliye döneminde yol arkadaşlığı yaptığı bazı kimseleri katlederek onların mallarını almış; sonra gelip Müslüman olmuştu. Peygamberimize bu malları arz ettiğinde Allah Resûlü: “Müslümanlığını kabul ediyorum. Amma bu mallardan hiçbir şeye elimi sürmem!” buyurmuştu. Sonra Urve ashâb-ı kirâma göz gezdirmeye başladı ve: “Vallahi, bu ne hürmet! Allah Resûlü bir şey emredince, derhâl emrini yerine getirmeye koşuşuyorlar. Abdest aldığı zaman da, abdest suyunun fazlasını almak için neredeyse birbirleriyle yarışıyorlar! Konuştuklarında huzurunda seslerini kısıyor, kendisine hürmeten yüzüne bile bakamıyorlar!” dedi. Urve Kureyşli arkadaşlarının yanına dönünce de onlara şöyle söyledi: “Ey kavmim! Vallahi, ben pek çok kralın huzuruna elçi olarak çıktım. Kayser’in, Kisrâ’nın, Necâşî’nin huzuruna sefir olarak gittim. Allah’a andolsun ki, sahâbilerinin Muhammed’e gösterdikleri hürmet ve tazimi hiçbir tebanın kendi krallarına gösterdiklerine şahit olmadım! Abdest aldığında dökülen abdest suyu için nerede ise yarış yapıyor, konuştuğunda huzurundakiler seslerini kısıyor, kendisine hürmeten dikkatle yüzüne bile bakamıyorlar. O gerçekten size hayırlı bir teklifte bulundu, geliniz onu kabul ediniz.” Bunun üzerine, Kinâneoğullarından bir adam Kureyş’e: “Bana izin veriniz, O’na ben gideyim!” dedi. “Peki, sen de git.” dediler. Hayatu's-Sahabe 120 O kişi, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile sahâbilerinin yanına doğru gelirken Allah Resûlü: “Bu falan kimsedir, Mekke’de hacıların kestikleri kurbanlık develere saygı duyan bir kabiledendir. Bütün kurbanlık develeri onun önüne salıveriniz.” buyurdu. Develer salıverildi. Ashâb, “Lebbeyk allâhümme lebbeyk” diyerek o zatı karşıladı. Adam bu manzarayı görünce: “Sübhânallah! Bu cemaatin, Kâbe’yi ziyaretten menedilmeleri uygun değildir.” dedi. Kureyş’in yanına dönünce: “Ben, boyunlarına nişanlar takılmış, sağ tarafları işaretlenmiş kurbanlık develer gördüm. Onların Kâbe’yi ziyaretten menedilmelerini doğru bulmuyorum.” dedi. Bunun üzerine Mikrez b. Hafs denilen zât ayağa kalktı ve: “Müsaade ediniz, ben gideyim.” dedi. “Peki, bu kez de sen git.” dediler. Mikrez, Allah Resûlü ve ashâbına doğru gelirken Allah Resûlü: “Şu gelen Mikrez’dir, çok fena biridir!” buyurdu. Mikrez, Peygamberimizle konuşmaya başladı. O esnada Süheyl b. Amr çıkageldi. Süheyl gelince Peygamberimiz, ‘kolay, kolaycık’ mânâlarına gelen bu isimle tefe’ül ederek sahâbîlerine, “Artık işiniz kolaydır.” buyurdu. Süheyl gelince, Resûlullah Efendimize: “Haydi malzemeleri getir de sizinle aramızda bir barış antlaşması yapalım.” dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bir kâtip çağırdı. Gelen kâtibe: “Bismillâhirrahmânirrahîm yaz!” buyurdu. Süheyl: “Rahmân mı? Ben onun ne olduğunu bilmiyorum. Daha önceleri yazıldığı gibi, ‘Bismikellâhümme’ diye yazdır.” dedi. Müslümanlar, “Vallahi Bismillâhirrahmânirrahîm’den başkasını yazmayız.” diye tepkilerini dile getirdiler. Allah Resûlü: “Bismikellâhümme yaz.” dedi. Sonra da ondan, “Bu metin, Allah’ın Peygamberi Muhammed’in, Kureyş ile mutabık kaldığı bir barış antlaşmasıdır.” diye eklemesini istedi. Süheyl: “Vallahi, biz senin peygamber olduğunu kabul etseydik, zaten seni Kâbe’yi ziyaretten menetmez, seninle savaşmazdık da! Hayır olmaz, Abdullah oğlu Muhammed diye yazdıracaksın!” dedi. Allah'a ve Resûlüne Davet 121 Resûlullah: “Siz beni yalanlasanız da, vallahi ben Allah’ın Resûlüyüm.” diyerek kâtibe: “Abdullah oğlu Muhammed yaz!” emrini verdi. Bu hadisin râvilerinden Zührî der ki: Resûlullah’ın, Süheyl’in bu tekliflerini kabul etmesinin sebebi şu idi: Peygamberimiz daha önce şöyle demişti: “Kureyş, Allah’ın harem dahilinde muhterem kıldığı şeylere tazim etme maksadıyla benden ne isterse muhakkak onu kendilerine veririm!” Resûlullah Efendimiz Süheyl’e: “Bizimle Beytullah arasından çekilin de onu tavaf edelim!” teklifinde bulunduysa da, Süheyl: “Vallahi, cebren istilâya uğradık diye Arapların dedikodu yapmasına meydan vermemek için bu sene sizi serbest bırakamayız. Ama, ziyaretler gelecek seneden itibaren başlasın.” dedi. Bu madde de böyle yazıldı. Süheyl: “Bizden sana, senin dinine mensup olan bir erkek gelirse onu bize iade edeceksin.” dedi. Müslümanlar: “Sübhânallah! Müslüman olarak gelen biri müşriklere nasıl geri verilir?” diye itiraz ettiler. Tam o sırada Süheyl’in oğlu Ebû Cendel (radıyallahu anh), ayaklarında bukağı, sekerek çıkageldi. Ebû Cendel, Müslüman olduğu için müşrikler tarafından hapsedilmişti. Mekke’nin alt tarafında kapatıldığı yerden her nasılsa çıkmış ve kendisini Müslümanlar içine atmıştı. Süheyl: “Yâ Muhammed! Bu seninle üzerinde anlaşacağımız maddelerin henüz ilki! Onu bana geri vermelisin.” dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Muahedenameyi henüz imza etmedik.” buyurdu. Süheyl: “Vallahi, onu vermezsen seninle asla hiçbir hususta antlaşma yapmam!” dedi. Allah Resûlü: “O halde bunu bağışla, ondan sonra imza at.” dedi. Süheyl: “Bağışlayamam!” diyerek diretti. Peygamberimiz: “Bunu benim için yap!” buyurdu. Süheyl: “Yapamam!” diyerek ısrar etti. O sırada Kureyş’in diğer elçisi olan Mikrez: “Peki, onu Hayatu's-Sahabe 122 sana bağışladık!” dediyse de Süheyl bunu kabule bir türlü yanaşmadı. Babasının tutumu karşısında ümitsizliğe kapılan Ebû Cendel: “Ey Müslüman cemaati! Müslüman olarak aranıza gelmişken müşriklere geri mi verileceğim? Karşılaştığım şu hâli görmüyor musunuz?” diyerek haykırdı. Gerçekten Ebû Cendel, Allah yolunda pek ağır işkencelere maruz kalmıştı. Hz. Ömer (radıyallahu anh) der ki: Hemen Peygamberimizin yanına varıp: “Sen Allah’ın hak peygamberi değil misin?” diye sordum. “Evet, Allah’ın peygamberiyim!” buyurdu. “Biz hak, düşmanlarımız bâtıl üzere değiller mi?” dedim. “Evet, öyledir!” buyurdu. Peki, o halde niçin dinimizden taviz vererek zillete düşüyoruz?” diye sordum. “Ben Allah’ın Peygamberiyim, O’na isyan etmiş değilim, O benim yardımcımdır!” buyurdu. Dedim: “Peki, sen bize, yakında Beytullah’a varacağız, onu tavaf edeceğiz, demiyor muydun?” “Evet, diyordum! Ama ben sana bu sene varacağımızı söyledim mi?” diye sordu. “Yoo Hayır! Hayır, öyle demedin.” dedim. Bunun üzerine: “Sen Kâbe’ye varıp onu mutlaka tavaf edeceksin!” buyurdu. Sonra Ebû Bekir’in yanına gittim ve: “Ey Ebû Bekir! Bu adam Allah’ın hak peygamberi değil mi?” dedim. “Hak peygamberidir!” dedi. “Peki, o hâlde biz hak, düşmanlarımız bâtıl yolda değiller mi?” diye sordum. “Evet, öyle!” dedi. “O hâlde neden dinimizden taviz vererek zillete maruz kalıyoruz?” dedim. Bana şöyle dedi: “Be adam! O, Allah’ın Resûlüdür, bunda asla şüphe yok! Rabbine isyan da etmiyor! O ona muhakkak yardım edecektir. Sen O’nun emrine sımsıkı sarıl. Vallahi O, hak üzeredir!” “İyi de, O bize demiyor muydu, yakında Kâbe’ye varacağız, onu tavaf edeceğiz!” dedim. “Evet, diyordu. Ama sana bu sene geleceğini söyledi mi?” dedi. “Hayır.” dedim. Ebû Bekir: “Sen muhakkak oraya varacak ve onu tavaf edeceksin.” dedi. Hz. Ömer der ki: “O günkü konuşmalarımdan pişmanlık duydum ve kefaret amacıyla sadaka, oruç, namaz, köle azadı gibi pek çok iyilik yaptım.” Allah'a ve Resûlüne Davet 123 Hadisin râvisi diyor ki: “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) sulh antlaşmasının yazım ve imza işi bitince ashâbına: “Kalkın, kurbanlarınızı kesin, başlarınızı da tıraş edin.” dedi. Vallahi içlerinden kimse kalkmadı. Hatta Allah Resûlü, bu emrini üç kez tekrar etti. Kimse kalkmayınca Peygamberimiz, hanımlarından Ümmü Seleme’nin yanına girdi; ashâbının tavrını ona nakletti. Ümmü Seleme: “Ey Allah’ın Peygamberi, emrinizin yerine getirilmesini istiyor musun? O hâlde dışarı çık, kurbanlık develerini kesinceye ve berberini çağırıp seni tıraş edinceye kadar onlardan kimse ile konuşma!” dedi. Allah Resûlü de çıktı, kimse ile konuşmadan kurbanlık develerini kesti, berberini çağırdı ve kendisini tıraş ettirdi. Ashâb bu durumu görünce kalktı, kurbanlarını kesti, birbirlerini tıraş etmeye başladı. Hatta, üzüntülerinden tıraş esnasında birbirlerini yiyecek gibiydiler. Allah Resûlü tıraş olduktan sonra, huzuruna mümin kadınlar geldiler. Cenâb-ı Hak şu âyeti indirdi: “Ey iman edenler! Mümin hanımlar size katılmak üzere hicret etmiş olarak geldiklerinde, onları imtihan edin! Gerçi, Allah onların imanlarını pek iyi bilir. Ama siz de onların mümin olduklarını anlarsanız, artık onları kâfirlere geri göndermeyin. Bundan böyle bu hanımlar kâfir kocalarına, kâfir kocaları da bu hanımlara helal olmazlar. Bununla beraber kocalarına da vermiş oldukları mehirleri, siz iade ediniz. Kendilerine mehirlerini vererek bu kadınlarla evlenmenizde bir sakınca yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın.” (Mümtehine, 60/ 10) Bu âyet inince Hz. Ömer (radıyallahu anh) o gün, müşrik olan iki hanımını boşadı. Bunlardan birini Muâviye b. Ebû Süfyân, diğerini de Safvân b. Ümeyye nikâhlarına aldılar. Bilâhare Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye döndü. Akabinde Kureyş’ten Müslüman olarak Ebû Basir (radıyallahu anh) geldi. Onu geri istemek üzere Kureyş iki adam göndererek: “Bize Hayatu's-Sahabe 124 verdiğin sözü hatırlatırız.” dediler. Resûlullah onu o iki adama teslim etti. Bunlar, Ebû Basîr’i alarak yola çıktılar. Zü’l-Huleyfe’ye varınca hurmalarını yemek için indiler. Ebû Basîr bu iki kişiden birine: “Ey filân, ben senin bu kılıcının çok iyi olduğunu sanıyorum.” dedi. Karşıdaki adam, kılıcını kınından çıkararak: “Evet, vallahi çok iyidir, birkaç kez denedim.” dedi. Ebû Basîr: “Göster de bir bakayım.” dedi ve bir fırsatını bulup elinden aldı, adama vurdu, adam öldü. Diğeri kaçıp Medine’ye geldi, koşarak mescide girdi. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onun bu hâlini görünce: “Muhakkak, bu adam korkunç bir manzara ile karşılaşmış olmalı.” dedi. Adam Resûlullah’ın yanına varınca: “Öldürüldü! Vallahi arkadaşım öldürüldü! Ben de öldürüleceğim!” dedi. O sırada Ebû Basîr geldi ve: “Yâ Resûlallah, Allah’a verdiğin sözü yerine getirdin ve beni onlara iade ettin. Sonra Cenâb-ı Hak beni onlardan kurtardı.” dedi. Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem): “Eyvah! Ebû Basîr bu gidişle yaptığımız antlaşmayı bozacak!” buyurdu. Ebû Basir, bu sözleri duyunca Resûlullah’ın kendisini tekrar onlara geri vereceğini anladı. Süratle çıkıp bir deniz sahiline doğru gitti. Râvi der ki: Süheyl’in oğlu Ebû Cendel de kurtularak Ebû Basîr’e katıldı. İslâm’a girdi. Kureyş’ten kaçan herkes Ebû Basîr’e iltihak etmeye başladı. Sonunda bunlar büyük bir cemaat oluşturdular. Vallahi, Kureyş’in bir kervanının Şam’a gitmek üzere yola çıktığını işitmeye görsünler, hemen kervana saldırıyorlar, adamları öldürüp mallarını yağmalıyorlardı. Bunun üzerine Kureyş, Peygamberimize haber göndererek ondan aradaki hısımlık hakkı için Ebû Basîr cemaatini yanına alması için ricada bulundu. Mekke’- den; kendisinin yanına gideceklerin bundan böyle emin olduğunu, iadelerini istemeyeceklerini, böylece kendilerinin koydukları maddeden vazgeçtiklerini bildirdiler. Allah Resûlü de Ebû Basîr ve arkadaşlarına haber göndererek onlardan Medine’ye gelmelerini istedi. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hak şu mealdeki âyetlerini indirdi: Allah'a ve Resûlüne Davet 125 “Mekke vadisinde size kâfirlere karşı zafer nasip ettikten sonra, onların ellerini sizden; sizin ellerinizi de onlardan çeken O’dur. Allah, bütün yaptıklarınızı görür. İnkârda ısrar edip sizi Mescid-i Haram’ı ziyaret etmekten ve bekletilmekte olan hediye kurbanlıkları yerine ulaştırmaktan geri çevirenler onlardır. Eğer orada kendilerini tanımadığınız için tepeleyeceğiniz ve bilmeyerek tepelemenizden ötürü zor durumda kalacağınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, Allah ellerinizi birbirinizden çekmez, savaşmanıza engel olmazdı. Dilediği kimseleri rahmetine nail etmek için Allah böyle takdir buyurdu. Şayet onlar birbirlerinden seçilip ayrılmış olsalardı, elbette kâfirleri gâyet acı bir cezaya çarptırırdık. Kâfirlerin kalplerine taassubu, cahiliye taassup ve tarafgirliğini yerleştirdikleri o sırada, Allah da elçisinin ve müminlerin gönüllerine huzur ve güven duygusu verdi. Takvâ kelimesini onlara yoldaş etti. Zaten onlar bu söze pek lâyık ve ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilir.” (Fetih, 48/24-26) Onların cehalet ve bağnazlığı; Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın Nebî’si olduğunu inkâr etmeleri, besmeleyi dahi kabullenmemeleri ve Müslümanların Kâbe’yi tavaf etmelerine engel olmak istemeleridir.89 Peygamberimizin Hz. Osman’ı Mekke’ye Göndermesi Urve (radıyallahu anh) anlatıyor: “Kureyş Peygamberimizin Hudeybiye’ye inmesinden korkuya kapıldı. Bunun için Cenâb-ı Peygamber, sahâbîlerinden bir adamı onlara göndermek istedi. Bu amaçla, Hz. Ömer’i yanına çağırdı. Hz. Ömer: “Yâ Resûlallah, ben hep onlara lânet okuyorum. Eza ve cefaya maruz kaldığım takdirde, Mekke’de kavmim Kâ’boğullarından beni himaye edecek hiç kimse yok. Osman’ı gönder, onun aşireti ve akrabaları oradalar; isteklerini o daha rahat iletebilir.” dedi. 89 Buhârî, Sahîh 2/974 (2581) Hayatu's-Sahabe 126 Allah Resûlü de Hz. Osman’ı görevlendirdi ve gönderirken de: “Onlara bizim savaşmak için gelmediğimizi, umre yapmak için geldiğimizi haber ver. Bir de onları İslâm’a davet et.” diye emir verdi. Hz. Osman’a ayrıca; Mekke’deki mümin erkek ve kadınları ziyaret ederek teselli etmesini, onlara fetih müjdesi vermesini, yakın bir gelecekte Allah’ın dinini Mekke’de hâkim kılacağını bildirmesini de söyledi. Hz. Osman yola çıktı. Mekkei Mükerreme’ye yakın bir yerde bulunan ‘Beldah’ mevkiinde Kureyş ile karşılaştı. Kureyşliler: “Nereye?” dediler. Hz. Osman: “Sizi aziz ve celîl olan Allah’a inanmaya davet etmek, İslâmiyet’e çağırmak ve herhangi bir kimse ile savaşmak için değil; umre yapmak için geldiğimizi size haber vermek için Resûlullah beni gönderdi.” diyerek Allah Resûlünün emrettiği şekilde onlara gerekenleri anlattı. Kureyşliler: “Dediklerini duyduk, haydi ne yapacaksan yap!” dediler. Ebân b. Said b. el-Âs kalktı, Hz. Osman’ın yanına giderek, ona: “Hoşgeldin!” dedi, atını eğerledi ve Hz. Osman’ı himayesine aldı ve birlikte Mekke’ye vardılar...”90 Hz. Ömer’in Hudeybiye Sulhu Hakkındaki Mülahazası İbn Abbâs (radıyallahu anh), Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) şöyle söylediğini bildirmiştir: “Allah Resûlü Mekke halkıyla öyle bir madde üzerinde antlaşma yaptı, onlara öyle bir ayrıcalık verdi ki eğer Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) birisini başıma emir yapsaydı ve şahıs, Resûlullah’ın yaptığı gibi yapsaydı, ne onu dinlerdim ne de ona itaat ederdim. O madde şuydu: “Müslüman olup da müşriklerden kaçarak Müslümanlara sığınanları, Müslüman taraf geri verecekti. Müşrikler ise kendilerine iltihak edenleri iade etmeyeceklerdi.”91 90 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 10/754 (30152) 91 el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl 10/749 (30137) Allah'a ve Resûlüne Davet 127 Hz. Ebû Bekir’in Hudeybiye Sulhu Hakkındaki Mülahazası Ebû Bekir (radıyallahu anh) şöyle diyordu: “İslâm’da hiçbir fetih, Hudeybiye Fethi’nden daha muhteşem olmamıştır. Ama o gün, Nebîler Nebîsi ve Rabbimizin direktifleri karşısında, halkın ufku pek dardı. İnsanlar acele ediyordu. Ama Allah işleri murat buyurduğu noktaya getirinceye kadar, kullar gibi acele etmez. Vedâ Haccında, Hudeybiye’de Kureyş’in elçi olarak gönderdiği ve antlaşmanın maddelerini tespit eden Süheyl b. Amr’a baktım. Kurbanların kesildiği yerde ayakta duruyor, Resûlullah’ın kurbanlık develerini getiriyor, Peygamberimiz de eliyle kurbanlarını kesiyordu. Sonra Peygamberimiz berberi çağırdı, berber gelip başını tıraş etti. Ben yine Süheyl’e bakıyordum. Allah Resûlünün kıllarını topluyor, sanırım o mübarek kılları iki gözü üzerine koyuyordu. O sırada onun; Hudeybiye günü antlaşmaya “Bismillâhirrahmânirrahîm” yazılmasını kabul etmekten kaçınmasıyla “Muhammed Resûlullah” cümlesinin yazılmasına itiraz edişini hatırladım da, onu İslâm’la şereflendiren Allah’a hamdettim!”92